|
İBRAHİM KAYPAKKAYA
SEÇME YAZILAR
Umut Yayımcılık
Nisan 20
İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ
KÜÇÜK GRUPLAR VE BÜYÜK CÜRETLER
2003 yılının yaz aylarında bir grup yolcu, Malatyanın
köylerinden arabayla geçerken, yol kenarında bulunan
kayısılardan bir miktar almak isterler. Kendilerine yetecek
kadar kayısı toplar ve tarla sahibi köylüye ücretini vermek
isterler. Bu sırada yolculardan birisi köylüye:
Amca sen İbrahim Kaypakkaya diye birisini tanır mısın? diye
sorar.
Böyle bir soru karşısında afallayan, bir o kadar da kaygılanan
köylü duraksar.
Yolcu sözüne devam eder:
Biz onun yoldaşlarıyız!
Bunu duyan köylünün yüzünde, içten içe duyduğu memnuniyetin
ifadesi olarak bir tebessüm belirir ve sözünü sakınmaz:
Koyun o paranızı cebinize, ben Kaypakkayanın yoldaşlarından
para almam!
Aradan geçen 30 yıla rağmen Malatya köylüleri onu unutmuyorlar.
İbrahim Kaypakkaya, mücadele pratiği içerisinde belli bir süre
faaliyet sürdürdüğü Malatyanın köylüleri üzerinde derin bir iz
bırakmıştır. Hiç kuşkusuz ki bu tanınmanın bir nedeni de
yoldaşlarının Onun görüşlerini rehber edinip, bu bölgede
faaliyetlerini devam ettirmeleridir. Bu tanınma ve sahiplenmede;
İbrahim Kaypakkayanın, elinizdeki kitapta ortaya koyduğu
görüşleri, ileriye sürdüğü tezler, Türkiye devrimci hareketinde
pek çok tabuyu yerle bir eden bilimsel analizleri belirleyicidir.
TC faşizmi karşında ilkelerinden ve görüşlerinden ödün
vermeyerek işkencehanelerde katledilen Kaypakkayanın bilimsel
tezler doğrultusunda geliştirdiği sınıf analizine dayanan
görüşleri, Onun Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı tarafından
sahiplenilmesini de beraberinde getirmiştir.
Ve hiç şüphesiz ki bugün, onun kurucusu olduğu Proletarya
Partisinin siyasal hattına ruh veren, İbrahim Kaypakkayanın
temel teorik görüşleridir. Bu görüşler kandır, ateştir ve çarpan
koca bir yürektir. Ülkemizde yaşanan siyasal süreç, bu
görüşlerin lehine tanıklığını sürdürüyor. Bu siyasal hattaki
derin öz ve zengin siyasal hazine kavranmadan bu görüşlerin
hakkını vermek olası değildir.
Marksizm-Leninizm-Maoizmin evrenselliğini Türkiye gerçeği ile
tutarlıca kaynaştırabilen Kaypakkaya, uluslararası özelliklerle
ulusalı harmanlamada örnek bir tutum göstermiştir. Mustafa Suphi
sonrası tek komünist önderdir Kaypakkaya; biricik
Marksist-Leninist-Maoist görüştür Kaypakkayanın görüşleri. Öyle
ki, onlarca yıllık çöl sessizliğini, zifiri karanlığı bozup,
ortaya koyduğu görüşlerle, kendi alanının Olimpuslu Jupiteri
olmuştur.
İleriye sürdüğü tezlerin anlam ve önemi; komünist önder Mustafa
Suphinin Kemalistlerce katledilmesi ve onun ardından Türkiye
Komünist Partisini ele geçiren Ş. Hüsnü revizyonistiyle
birlikte, 1970lere kadar süren, yaklaşık 50 yıllık suskunluğun,
devrim adına piyasaya sürülen, her türden revizyonist düşüncenin,
Kemalizm kuyrukçuluğunun, sosyal şovenizmin, Türk hakim
sınıflarının peşine takılmanın, sınıf hareketini pasifize
etmenin ve modern revizyonizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, işçi
sınıfı hareketini bu burjuva teorinin peşine takma
anlayışlarının var olduğu bir ortamda ileriye sürüldüğü
bilindiğinde daha bir anlaşılır. Örneğin bugünden bakıldığında,
Kemalizm ya da Kürt Sorunu meselesinde, devletin niteliği
konusunda belli bir bilinç seviyesine erişilmiştir. Bu hiç
kuşkusuz ki toplumsal pratiğin bir tezahürüdür. Ancak buna
rağmen halen bu konularda yanlış anlayışlar olduğunu da bilmek
gerekiyor. Bu konuların tartışılmasının deyim yerindeyse birer
tabu olduğu koşullarda, ileriye sürdüğü tezlerin önemi ve
değeri, bugünden bakıldığında daha bir anlaşılırdır. Çünkü
ileriye sürdüğü tezlerin doğruluğu, toplumsal pratik tarafından
defalarca kanıtlanmaktan geri durmamıştır ve halen de
durmamaktadır.
İşte bugün, Proletarya Partisinin kendisine temel aldığı bu
görüşler; ülkenin yapısını ve devletin niteliğini doğru biçimde
tahlil eden; devrimin karakteri, yolu, hedefleri, dostları ve
düşmanları sorununa net bir şekilde açıklık getiren; Kemalizmin
ipliğini pazara çıkarıp teşhir direğine mıhlayan; ulusal sorun,
özelde Kürt ulusal sorununu o ana dek hiç kimsenin ulaşamadığı
bir uzak görüşlülükle doğru bir şekilde çözümleyen
Kaypakkayanın görüşleridir. Elinizdeki kitap bu görüşlerin
birinci elden ifade edilmesidir.
Bu kitapta bir araya getirilen yazılarının kendiliğinden ortaya
çıkmadığı, tersine bu düşüncelerin ve onlara yön veren
Marksist-Leninist-Maoist dünya görüşünün, onun yaşadığı dönemin
toplumsal pratiğinin ürünü olduğunu önemle ifade etmek gerekir.
Kaypakkayanın görüşlerinin, toplumsal pratiğin; 1968den 1970e
15-16 Haziran işçi direnişi ve köylülerin toprak işgalleriyle
şekillendiğini belirtmek gerekir. Ve bununla birlikte
uluslararası alanda Büyük Proleter Kültür Devriminin, dünyayı
sarsan muazzam ideolojik kasırgası ve bu kasırganın Türkiyedeki
sınıf mücadelesi ile bütünleşmesi onun ideolojik-siyasal hattını
yaratmıştır.
Düşünceleri incelendiğinde, onun subjektivizmin ve dogmatizmin
düşmanı olduğu çok net bir biçimde ortaya çıkar. O, tahlilci,
sorgulayıcı ve irdeleyicidir. Bu özelliğini o yıllarda mücadele
arkadaşı olan Ali Taşyapanın şu sözlerinde bulmak mümkün:
İdeolojik çizgi benimseme ve sürdürme tutumunda edilgen alıcı
değildi İbrahim. Devrimci pratiği gözden geçirildiği zaman bu
özelliği görülüyor. Çapa döneminin başlarında hepimiz TİP
taraftarıydık. Sol öğretiyi özümleyiş düzeyimiz geriydi, daha
işin başındaydık. TİPin mitinglerinden duyduklarımız, iki-üç
solcu yazarın makalelerinden okuduklarımız, sağdan soldan kulak
içi ettiklerimiz teorik bilgimizin toplamını oluşturuyordu.
TİPe güveniyorduk, gidişattan memnunduk. Tam bu hoşnut ortamda
İbrahimin memnuniyetsizliği uç verdi. Sorgulamasız, irdelemesiz
çizgi benimseyişimizden, edilgen nitelikli düz
taraftarlığımızdan hoşnutsuzdu. Onun bu çıkışı dengelerimi
sarstı, galiba TİPe güvenmiyor kuşkusuna kapıldım. Kuşkumu
dillendirdim. TİP öncümüzdür, bu açık, ama o da hata yapabilir.
Hataları aşması, gelişmesi bilinçli taraftarları sayesinde
mümkün olur. Bilgili taraftarlar olalım, bunun için okuyup
kendimizi geliştirelim.dedi İbrahim.1
Yukarıdaki örnekteki tavrını tüm mücadele yaşamı boyunca
sürdürmüştür. TİP içerisinde başlayan bu sorgulama, analiz etme,
meselelere eleştirel yaklaşma, yanlışı atıp, doğruyu alma ve
bunu yaparken de asla ve asla toplumsal pratikten kopmama,
somut şartların somut tahlili ilkesini her daim uygulamada
sebat etmiştir. MDD (Milli Demokratik Devrim) akımı içerisinde
de aynı tavrını sürdürmüş ve artık düşüncelerinin olgunlaşmış
birer ifadesi diyebileceğimiz yazılarında da TİİKP
revizyonizmine karşı tutarlı ve bilimsel eleştirilerini
getirmiştir.
Devrimci mücadele içerisinde yer almaya başladığı yıllarda;
gerek uluslararası alanda ve gerekse de Türkiyede sol düşünce
yayılıyor, devrimci fikirler yükseliyordu. Bu ortam meselelere
yaklaşımıyla birleştiğinde, onun gelişimi ve düşüncelerinin
olgunlaşması açısından muazzam olanaklar yaratıyordu. 1966-1967
dönemi üniversiteli gençlik içerisinde devrimcileri tanımaya,
eylemlere katılmaya başladığı döneme denk gelir. Bu dönemde;
devrimciler arasında Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim
tartışmaları vardır. Bu tartışmalar TİP ve Fikir Kulüpleri
Federasyonu içerisinde yoğun olarak yapılmaktadır. 3 Ocak
1967de ANT, 17 Kasım 1967de Türk Solu dergileri yayınlanmaya
başlar. ANT dergisi, TİP yanlısı görüşleri, Türk Solu MDD
yanlısı görüşleri savunmaktadır.
Başta TİPin sosyalist devrim görüşlerini savunur. Ancak zamanla
düşünceleri değişikliğe uğrar. 1968 yılının güzünde MDD tezinde
ikna olur. Bunu o dönemler mücadele arkadaşı olan Arslan Kılıça
şöyle ifade eder: Yahu ben yanılmışım. Sosyalist devrim görüşü
Türkiye için hatalıdır. Artık ben de MDD görüşünü savunuyorum.
Leninin bu konudaki kitaplarını da okudum der.2
MDD tezini benimsedikten sonra Türk Solu dergisine yazılar
yazmaya başlar. Bu yazılardan, 18 Kasım 1969 tarih ve 105 nolu
Türk Solu dergisine kapak olan, Değirmenköylülerin Mücadelesine
Omuz Verelim başlıklı yazıya burada değinmekte yarar vardır. Bu
yazının belli bölümlerinde sonradan giderek olgunlaşacak ve
pratiğe dökülecek düşüncelerinin ipuçları vardır:
İki yanlış eğilim: Köylülerle ilişkilerimizde arkadaşlarımız
arasında iki yanlış eğilime şahit olduk. Ve bu eğilimleri
eleştirerek hemen düzeltme yoluna girdik.
Birincisi, köylülerin kendine güven duymasını engelleyen, onları
pasifizme iteleyen, Biz yaparız siz bekleyin eğilimi.
Kaynağını küçük burjuva bireyciliğinden ve halka yaranma
kaygısından alan bu eğilim, kitlelerin gücünün ortaya çıkmasını
engellediği, onların ileriye dönük yanlarını göremediği ve
kurtuluşlarını başkalarına bıraktığı için tehlikelidir ve hemen
düzeltilmesi gerekir.
İkincisi, Biz hiçbir şeyiz, siz herşeydiniz, eğilimi. Bunun
kaynağı da yine popülizmdir, halk dalkavukluğudur. Kitlelerin
geri yönlerini değerlendiremeyen, onların bilinç ve örgütlenme
düzeylerini hesaba katmayan, onları her durumlarıyla baş üstünde
tutan bu eğilim de bilinçli militanları, halkın kuyruğuna
taktığı için en az birinci kadar tehlikelidir. Biz her iki
eğilimi de eleştirerek düzelttik ve bunların yerine, köylülerle
gençlerin beraberliği ilkesini koyduk.
Devrimciler, Değirmenköy Mücadelesinden Yeni Dersler Çıkardılar:
Değirmenköylülerin toprak mücadelesi, örgütlenme, propaganda,
ajitasyon konusundaki bilgilerimizi derinleştirdi ve
zenginleştirdi. Devrimci mücadelemizin, işçi sınıfının
öncülüğünde, işçi köylü ittifakı temeli üzerinde, bütün milli
sınıfların katıldığı bir köylü savaşı olacağı, devrimin temel
gücünü köylülerin teşkil edeceği yolundaki görüşümüzü
doğrulayarak küçük burjuva bireyci eğilimlere karşı bizi uyardı.
Yine Değirmenköylülerin toprak mücadelesi, kitlelerle bağı olan
ve meslekten devrimci üyelerden teşekkül eden, demir disiplinli
proleter sosyalist bir örgütün zorunluluğunu gösterdi ve ilerde
mutlaka kurulacak olan bu örgütün doğmasına bu günden katkıda
bulundu.3
Bu yazısında, özellikle köylülük, köylüler içerisinde çalışma,
köylülerin toprak mücadelesi ve devrimin yolunun nasıl olması
gerektiği üzerine; sonradan daha da netleştirdiği ve elinizdeki
yazılarda somutladığı düşüncelerinin ipuçları vardır. Aktif
profesyonel mücadele içerisinde yer almaya başladıktan sonra
özellikle köylüler ve işçiler arasında, köylülerin ve işçilerin
mücadeleleri içerisinde yer alarak, toprak işgalleri ve grevleri
gözlemleyerek, sosyal pratikten somut teorik açılımlar çıkarmaya,
bilimsel analizler yapmaya başlamıştır.
Kaypakkayanın bu yönü; köylülerin mücadelesi içerisinde yer
alması ve buradan somut sonuçlara ulaşması, onun özellikle 15-16
Haziran Büyük İşçi Direnişinden çıkarttığı ve çok önemli olan
somut analizlerin gölgesinde kalmıştır. Bu yıllarda köylülerin
durumunu, mücadelesini ve toprak taleplerini gözlemlemesi, onun
İşçi-Köylü ittifakı temelinde ve temel gücünü köylülerin
oluşturduğu bir köylü savaşı tezinin somut verilerini oluşturan
bu örnekler, Doğu Anadolu Bölge Komitesi içerisinde yürüttüğü
faaliyetlerle birleşince daha da somutlaşarak, tahlillerini bir
üst aşamaya sıçratmış; ve Türkiye devriminin temel meseleleri
hakkında net ve berrak bir senteze ulaştırmıştır.
Kaypakkayanın bu özelliği, sonraki mücadele yaşamında da devam
etmiş ve yeri geldiğinde değineceğimiz gibi, toplumsal pratik
içerisinde olayları ve olguları çözümleyerek, analize tabi
tutarak, buradan bilimsel sentezlere, sonuçlara ulaşmıştır. Onun
bu yöntemi kullanması, ileriye sürdüğü tezlerin bugün hala
esasta geçerliliğini korumasının en önemli nedenidir. İlk önce
öğrenci gençliğin, sonra köylülerin mücadelesinin, ardından da
işçi hareketinin içerisinde yer alma ve buralardan bilimsel
sonuçlar çıkarma, Doğu Anadolu faaliyeti içerisindeyken, Kürt
Ulusal Sorunu ve hiç kuşkusuz ki Kemalizm gibi meselelerde,
somut ve berrak çözümlemeler yaparak, bu analizlerini, basit ama
oldukça etkili bir dille sentezleyebilmiştir. İşte bundandır ki;
pek çok meselede bir sonuç olarak ileriye sürdüğü tezlerin
doğruluğu ve bilimselliği, sosyal pratiğin devamında döne döne
kendisini kanıtlamayı sürdürebilmiştir.
1 Temmuz 1969 tarihinde onbeş günde bir basılan İşçi-Köylü kitle
gazetesi çıkartılmaya başlanır. İşçi-Köylü gazetesinin satışına,
dağıtımına MDDci herkes katılır. İbrahim Kaypakkaya da
İşçi-Köylü gazetesinin çalışanlarından ve yazarlarından
birisidir. Ancak MDD tezi içerisinde de farklı anlayışları
savunanlar vardır. Aralık 1969 ile Ocak 1970 aylarında MDD
saflarında ayrışma yaşanır. MDD esprisi etrafında toplanan
saflar içerisinde başlıca üç ayrı görüş ve akım oluşmaktaydı.
Birincisi, sözcülüğünü Mihri Bellinin yaptığı görüş; MDD
cuntacı, yani devrim için halk kitlelerinin yaratıcı eylemini
değil, bir subay grubunun tepeden inme darbesine bel bağlayan
eğilimi ifade ediyordu;
.. ikinci görüş: Sözcülüğünü muhtelif
zamanlarda Yusuf Küpeli, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, M. Ramazan
Aktolga gibi gençlerin yaptıkları devrim için yine halk
kitlelerinin yaratıcı eylemine değil, küçük öfkeli aydınlar veya
seçkinler grubunun kitlelerden kopuk soyut anti-emperyalist
eylemlerine bel bağlıyorlardı. Üçüncü ana görüş ise; sözcülüğünü
Doğu Perinçek, ben ve Ömer Özerturgut, Atıl Ant, Gün Zileli
İstanbulda; Bora Gözen, İbrahim Kaypakkaya, Muzaffer
Oruçoğlunun yaptıkları esas niteliği, devrimin işçi ve köylü
kitleleri tarafından gerçekleşebileceğine inanan görüştü.4
Bu ayrışmadan sonra Aydınlık Sosyalist Dergi (ASD) ve Proleter
Devrimci Aydınlık (PDA) dergileri çıkartılmaya başlanır. PDA ve
İşçi-Köylü gazeteleri çevresinde bulunanlarla birlikte hareket
eder. Hatta bu yüzden kaba saldırıların boy hedefi haline
gelir.5
PDA saflarında kalması, onun meselelere yaklaşımı hakkında bize
ipucu vermektedir. O yıllarda mücadele arkadaşı olan Ali
Taşyapanın, İbrahim atılgan bir yapıya sahipti, bu özelliği
kıstas alındığında, MDD ayrışmasında doğal olarak Dev-Genç
kesiminde kalması gerekiyordu. Ama, öyle olmadı, savaşım
çizgisinde sertliğin az olduğu Aydınlık hareketini tercih etti.
Bunun nedeni olmalı. Kanımca şu: Komünist önderlerden Lenin,
Stalin ve Maonun eserlerini okudu, Sovyet ve Çin devrimlerinin
deneyimleri hakkında bilgi sahibi oldu, kitlelerin gücüne
yaslanan devrimci ayaklanmayla, düzen ordusunun bir kesimince
yapılan askeri darbe arasındaki niteliksel farklılığın ayrımına
vardı. Mihri Bellinin cuntacılığına eleştiri yönelten Aydınlık
grubunu kendine yakın gördü, tercihini ona yaptı.6 biçiminde
ifade ettiği bu durum; giderek Marksist-Leninist-Maoist teoride
belli bir yetkinliğe ulaştığı ve meselelere duygusal, subjektif
değil; tamamıyla bilimsel ve objektif yaklaştığının,
düşüncelerinin sağlam bir teorik yaklaşım üzerinden
yükseldiğinin ifadesi olarak görülmelidir.
Kaypakkaya bu ayrışma sonrası İşçi-Köylü gazetesinin
İstanbuldaki Yazı Kurulu içerisinde ve İstanbul bürosunda İşçi
Komitesi sorumlusu olarak faaliyetine devam eder. Bu süre
içerisinde, köylülerin toprak işgalleri ve işçilerin grev ve
eylemleri içerisinde yer alır. Bu işgal ve direnişlerden
gazeteye haber geçer. Aynı zamanda dersler ve deneyimler edinir.
15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi başladığında Ankaradadır.
Direniş haberini duyar duymaz 15 Haziran Pazartesi günü gece
yarısı İstanbula hareket eder. 16 Haziran günü İstanbulda ve
işçilerin arasındadır. Bu işçi direnişine de yine aynı
sorgulayıcılıkla yaklaşarak önemli dersler çıkarır ve 15-16
Haziran Büyük İşçi Direnişi, İki Çizgi Arasındaki Mücadelenin
Şekillenmesi Ve PDA Revizyonizminin Bir Daha Kılık Değiştirmesi
başlıklı, elinizdeki kitapta yer alan çalışmasında bu direnişten
çıkardığı derslerden yararlanır.
15-16 Haziran İşçi Direnişinden sonra PDA çevresi kadroların
büyük bir kısmı, sonbaharda yapılması planlanan Sosyalist
Kurultay gerekçesiyle köylük bölgelere yollanır. Bu süreçte
Çorumdadır. Yaklaşık 2 ay boyunca bölgedeki çalışmalara katılır.
Bu çalışmalar sonucunda arkadaşlarıyla birlikte, Çorum İlinde
Sınıfların Tahlili 7 başlığı adı altında yayınlanacak olan
makalenin materyallerini toplar. Nisan Toplantısının ardından,
Ankarada Oral Çalışlar, Gün Zileli ile birlikte toplanan bu
materyaller üzerinde çalışır ve yazıya son şeklini verir.8
Sosyalist Kurultay, PDA çevresinin 1970 yılı sonbaharında, bu
yolla bir parti kurma amacının bir aracı olarak ileriye sürülür.
Sosyalist Kurultay çalışmasından bir sonuç elde edilmez. Ancak
bu tartışmalarda Kaypakkaya ile PDA yöneticilerinin arasındaki
görüş ayrılıklarının filizlenmeye başladığını görmekteyiz. Bu
nokta önemlidir. Ankarada Doğu Perinçekin odasında yapılan
tartışmada, ısrarlı bir biçimde dağa çıkma ve silahlı
mücadeleyi başlatma düşüncesini ileri sürer.9 Bu meseleye
yaklaşımını o yıllarda mücadele arkadaşı olan Cem Somel
Sosyalist Kurultay meselesinden çıkan tartışmada Garbis
Altınoğlu, İbrahim Kaypakkaya, Muzaffer Oruçoğlu ve Adil
Ovalıoğlu birlikte Doğu Perinçeke muhalefet ediyordu.10 diye
aktarmaktadır. Muzaffer Oruçoğlu ise; Tıkanıklığı, krizi
Sosyalist Kurultayla aşamayacağımıza inanıyorduk. Bu
kurultaydan devrime öncülük edecek bir partinin çıkmasını hayal
etmenin gülünç olduğunu söylüyorduk11 şeklinde anlatımlarda
bulunmaktadır.
10-12 Nisan 1971 yılında 30 kadar TİİKP kadrosu Ankarada Hukuk
Fakültesinde bir araya gelir. Toplantıda TİİKP yönetimi ile
Kaypakkayanın da aralarında bulunduğu 6 kişi karşı karşıya
gelir.12 Katılımcılardan Oral Çalışlar oluşan havayı şöyle
özetliyor: Toplantıda hava çok gergindi. Kaypakkaya PDAyı
silahlı mücadeleyi başlatmamakla suçluyor, hatta sosyalist
kurultay önerisine istinaden Mao ile Kıvılcımlı bir araya
gelmez. Bu sizin yaptığınız ikiyi bir etmektir diyordu. Perinçek
ise son derece sekter bir üslupla bağırıp çağırıyor, tıpkı Mahir
Çayan ile ipleri kopardığı gibi, Kaypakkaya ile aramızdaki
ipleri koparıyordu.13 Ve yine toplantıya katılan Gün Zileli de
oluşan görüş ayrılığını net bir biçimde ifade ediyor: Çoğumuz
oradaydık. Kaypakkaya, silahlı mücadeleyi vermemek için ayak
geriyorsunuz diyordu.14
Bu toplantının tarihsel bir önemi olduğunu kaydetmek gerekir.
İlk defa TİİKP yönetimi ile arasındaki görüş ayrılıkları
resmileştirilmiş oluyordu. TİİKPe yönelik daha önceden
eleştirileri olduğu açıktı ve bunları Sosyalist Kurultay vb.
tartışmalarda dile getiriyordu. Ancak, kadrolarla birlikte
yapılan bu tartışma ile birlikte farklı düşünceleri açıktan
açığa dillendirilmiş oluyordu. Ve bu toplantı öncesinde
yazıldığı anlaşılan ve Kaypakkayanın elinizdeki yazılarında
Nisan Toplantısı başlığı adı altında, Özeleştiri konusunda
geçmişi etraflı bir şekilde tahlil ederek, PDA revizyonizminin
durmadan kılık değiştirdiğine işaret ettik, samimi
davranılmadığına işaret ettik (bak: Özeleştiride Cesur ve
Samimi Olalım) diyerek belirttiği ve Mart 1971 tarihli
mektubun toplantı öncesinde kaleme alındığına dikkat çekmek
gerekir. Bu mektupla birlikte TİİKPe karşı düşüncelerinin
giderek sistemleştiğine tanık olmaktayız.15
Kaypakkaya; 12 Mart 1971 darbesiyle birlikte artık illegal
faaliyet sürdürmeye başlar. Bir kısım TİİKP Merkez Komitesi
üyesinin yakalanmasıyla birlikte, TİİKP Merkez Komite Yedek
Üyesi olarak konumlandırılır. Bu sırada henüz 22 yaşındadır ve
Doğu Anadolu Bölge Komitesinde faaliyet sürdürmektedir. 16
Eylül 1971 yılında, TİİKP Merkez Komitesi Ankarada toplanır.
Toplantıya o sırada Antepde faaliyet sürdüren Kaypakkaya
katılmaz ancak 29 Ağustos tarihli ve Yoldaşlar başlıklı bir
yazı gönderir. Toplantıya katılmamasının nedenini kendi
ifadesiyle (B)irinci sebebi, burada çıkan aksiliktir. (Oral
Çalışların yakalanması kastediliyor bn.)
.İkinci sebebi ise,
oraya gelmemin herhangi bir fayda sağlamayacağını, aksine
tartışmaları normal seyrinden çıkartıp belki de zararlı bir yola
sokacağı konusunda, bende uyanan kanaattir.17 diyerek anlatır.
Bu yazısında giderek TİİKPin örgütsel anlayışından koptuğunu,
TİİKP revizyonizminin sol ve sağ oportünizmini sistemli bir
şekilde eleştirdiğini görmekteyiz. Ve yine Kemalizm konusunda da
giderek netleştiğine ve Kemalizmi çözümlemede bir sıçrama
yaptığına tanık olmaktayız. Yazısının sonunda yer alan şu
satırlar bu sıçramanın somut bir ifadesidir: Kemalizm konusunda,
metindeki görüşlere katılmıyorum. Kemalizm kurtuluş savaşının
içindeyken emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya ve karşı
devrimciliği temsil etmeye başlamıştır. Halka ve komünistlere
alçakça düşmanlık gütmüş ve onlardan gelen her hareketi gaddarca
ezmiştir. Mao Zedungun Yeni Demokrasi kitabına aldığı
dipnotunda, Stalin de bundan söz ediyor. Ayrıca Şnurovun
kitabındaki bilgiler son derece öğreticidir. M. Kemalin tam
bağımsızlık ilkesi pratikte (1938e kadarki iktidar döneminde)
görüldüğü gibi, emperyalizme teslimiyet, yarı sömürgeciliği seve
seve kabullenmektir. M. Kemalin Sun Yat Sen ile kıyaslanması
doğru değildir. Olsa olsa Çan Kay-Şekle kıyaslanabilir.18
1971 yılı sonlarında TİİKPnin kongre yapması gündeme gelir.
TİİKP Merkez Komitesi kongrenin Aralık 1971de yapılması
düşüncesindedir. İbrahim Kaypakkaya ise 1-15 Ocak 1972 tarihleri
arasında toplanmasını önerir. 7 Aralık 1972 tarihli Bir Köylük
Bölgedeki Yönetici Yoldaşlara Mektup adlı yazısı bu dönemde
kaleme alınır.
Bu kitapta yer verdiğimiz yazılarının tarihlerinden; onun zaman
kaybetmeksizin kongreye hazırlanmaya başladığını görmekteyiz.
Hedefi, TİİKP içerisinde ileri çıkan militan kadroları
etkilemektir. Bu amaçla; TİİKPden ayrıldıktan sonra, Kaypakkaya
önderliğinde oluşturulan Koordinasyon Komitesince yeniden
gözden geçirilen (kendisinin de revizyonizmle örgütsel
ayrılıktan sonra aslına bağlı kalınarak yeniden kaleme alındı
diyerek ifade ettiği) yazıları hazırlar.
İlk yazısı Kürt sorununu detaylıca incelediği, Aralık 1971
tarihli Türkiyede Milli Meseledir. Daha sonra ise tarih
sırasıyla Ocak 1972de peşpeşe üç yazı kaleme alır. Başkan
Maonun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım
başlıklı ve silahlı mücadeleyi irdeleyen makaleyi, Parti
anlayışına ilişkin olarak, TİİKP Program Taslağının Eleştirisi
başlıklı makaleyi ve Kemalizmi inceleyen Şafak Revizyonizminin,
Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı
Yılları, Savaş Sonrası Ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri başlıklı
makaleyi kaleme alır.
Bu sıralarda TİİKPten kopmayı düşünmektedir. Muzaffer Oruçoğlu,
bu süreci, İbo TİİKPden ayrılmamız gerektiğini ileri sürdü
TİİKPle
aramızda temel görüş ayrılıkları olmasına rağmen karşı çıktım.
1972nin kış aylarında, Tunceli ve Kürecikte İboyla aramda
şiddetli tartışmalar oldu. İbo, parti kongresinin
anti-demokratik bir tarzda düzenlendiğini, buna katılmanın, bize
zaman kaybından başka bir şey getirmeyeceğini, ayrılığımızı ilan
etmemiz gerektiğini savundu.19 diye anlatmaktadır.
7-8 Şubat 1972 tarihinde Muzaffer Oruçoğlu ile beraber DABK
toplantısını yaparlar. Toplantıya komitenin diğer üyesi hasta
olduğu için katılamamıştır. Toplantı sonucunda DABK Şubat
Kararını kaleme alır. Kararlarda, daha önceden çeşitli kereler
eleştirdiği TİİKPne karşı sistemli eleştirilerini tekrarlar. Bu
durum TİİKP önderliğini oldukça rahatsız eder.
Kaypakkaya için ölüm kararı öneren mektuplar yazılır.20 Bunun
için çeşitli hazırlıklar yapılır. Ancak tesadüf eseri bu
hazırlıkları atlatarak,21 M. Oruçoğlu ile birlikte Doğu
Perinçekle görüşmeye gider. 26 Mart 1972 tarihinde Sökede
görüşme yapılır. D. Perinçekle arasında yaşanan oldukça sert
tartışmalardan sonra TİİKPten koptuğunu ilan eder.
Bu kopuş sonrasında Haziran 1972 tarihli Şafak Revizyonizmi İle
Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni Ve Gelişmesi TİİKP
Revizyonizminin Genel Eleştirisi başlıklı makalesini kaleme
alır. TİİKPten koptuktan sonra hızla yeni bir örgütlenmenin
temellerini atar. Aynı zamanda önceki yazılarını gözden geçirir.
Bu yazılarda ileriye sürdüğü tezler doğrultusunda, yoldaşlarıyla
birlikte Türkiye Komünist Partisi Marksist Leninisti ve onun
askeri örgütlenmesi olan Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusunu;
aynı zamanda da TKP/MLnin komsomol örgütlenmesi Türkiye
Marksist Leninist Gençlik Birliğini kurarken, bu kitaptaki
makalelerde ifade ettiği programatik görüşler doğrultusunda
pratiğini şekillendirir.
Bu yazılarında Türkiye devriminin yolunu, karakterini incelemiş
ve sınıf analizine dayanarak önemli meselelerde Türkiye devrimi
için senteze varmıştır. Bu senteze ulaştığı, yazılarında oldukça
açık/net olan Kaypakkayanın; devrimci yönteminin, meseleleri
bilimsel ele alışının, olaylara ve olgulara sınıfsal açıdan
yaklaşmasının iyi kavranması gerekir. Devrimci mücadele
içerisindeki tutumunu genel olarak pratikte en ilerici olana
göre belirlediği, bu tavrı kapsamında da sürekli bir teorik
hesaplaşma yaşadığı görülmektedir. Örneğin; sosyo-ekonomik yapı
tahlilini politik devrimci mücadelesinin belli bir aşamasında
olgunlaştırmıştır. Çorum İlinde Sınıfların Tahlili ve Kürecik
Bölge Raporu gibi çalışmalar, teoriyi pratikten çıkardığına
örneklik teşkil ederken, mücadeleye ilişkin geliştirdiği
tezlerle yön verdiği hareket ise teoriyi tekrar pratiğe
yansıttığının somut ifadesi olmuştur. Bütün bunlar Onun sürekli
bir araştırma-inceleme-sorgulama pratiği içerisinde olduğunu ve
bu pratiğinden çıkardığı sonuçları sentezlediğini göstermektedir.
Bu, Onun ileriye sürdüğü tezlerin anlaşılabilmesi açısından
önemli bir olgudur. TİP içinde yer alması, zamanla farklılaşması,
MDD akımı içinde yer alması ve zamanla farklılaşması, MDD
içindeki ayrımda beklenenin aksine DEV-GENÇ dışında ve şiddet
konusunda daha pasif bir tavır içinde olan PDA içinde kalması,
burada ayırıcı ve bir o kadar da Kaypakkayayı Kaypakkaya yapan,
onun ileriye sürdüğü düşüncelerinin ve bu anlamda elinizde
somutlanan yazıların bilimsel bir temele oturması, bizzat pratik
içerisinde olgunlaşarak, uygulanabilirliğini sağlaması açısından
da önemli bir özelliktir. Bu ayırıcı özellik
Marksist-Leninist-Maoist klasikleri ve dünyadaki gelişmeleri
özenle okuyan, takip eden İbrahimin teoride olgunlaşmasından,
yetkinleşmesinden ileri gelir. Yani İbrahim teoriden önce pratik
tutum içinde devrimci idi. Bunu zamanla hesaplaşma içinde teorik
düzeyde de yerine getirdi. Bunun kavranması önemlidir.
Bu kavrandığı oranda; bu kitapta yer alan Başkan Maonun Kızıl
Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım ve DABK Şubat
Kararları Şafak Revizyonistleri, Baş Çelişmeyi İdealist Bir
Tarzda Tespit Ediyor gibi yazılarında irdelediği Türkiyenin
sosyo-ekonomik yapısının tespiti ve bu tespitin bilimselliği, bu
bilimselliğin kökenleri yeterince anlaşılmaz. Bu nokta önemlidir.
Çünkü ekonomik-toplumsal statünün niteliği, devrimin karakteri
ve perspektifleri sorunuyla doğrudan ilişkilidir. Bu sorunun
tahlilinden sonradır ki diğer sorunlara tam açıklık
getirilebilir. Demek ki, sosyo-ekonomik yapı işin anahtarıdır.
Bu kitapta yer alan yazılarında ekonomik yapı tahlilinde
Marksizm-Leninizm-Maoizmin evrensel ölçütlerini ulusal somuta
uygulayarak, hem kendisini dogmato-revizyonizmden ve hem de
bunun tersyüz edilmiş karşıt ucu sağ oportünizmden ayırır.
Ülkemiz, Kaypakkayanın bilimsel olarak kanıtladığı gibi, siyasi,
iktisadi ve kültürel gelişmesi eşitsiz yarı-sömürge, yarı-feodal
bir yapıya sahiptir. Birçok emperyalist devletin sömürü ve
baskısına maruz kalan yarı-sömürge bir ülke konumundadır. Bu,
yalnızca bugün değil, geçmişten, daha Osmanlı toplumu döneminden
beri böyledir. Bu, devrimci yolu izleyen hemen herkesin ortak
görüşüdür. Ancak sorun, ülkemizin yalnızca yarı-sömürge olduğunu,
yani çeşitli emperyalistlerce talan edilip yağmalandığını
kabullenmek değildir. Bu noktaya ulaşmak önemlidir, ancak
yeterli değildir. Bu kabul edişin yarı-feodal çözümlemeyle
tamamlanması gereklidir, bu zorunludur. İşte Kaypakkayayı
farklı kılan ve çoğunlukla görmezlikten gelinen yanlarından
birisi de; elinizdeki yazılarda oldukça berrak bir biçimde
çözümlediği yarı-feodalizm gerçeğidir.
Lenin, yarı-feodal iktisadi varlaşmayı, kapitalizmin ve
feodalizmin özelliklerinin sayısız ve birbirinden ayırt
edilmeyen çeşitlerinin içiçe geçtiği bir sistem olarak niteler.
Ödenmemiş artı-emek, doğrudan üreticiden yarı-feodal tarzla
gaspedilir. Böyle bir tarzda, kapitalizm mi egemen, feodalizm
mi egemen biçiminde bir soru sorulamaz. Lenin, bu anlayışa bir
eczacı terazisine koyup kapitalizm mi, feodalizm mi ağır basar
biçimindeki bir yaklaşım, kişinin kendi budalalığını Marksizme
atfetmesidir diye alaycı bir üslupla karşı koyar. Bugün
açısından ülkemizde var olagelen durum tam da budur.
Komprador-feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu,
emperyalizmin kendi varlığının temeli olan bu ilişkileri ve
kapitalizm öncesi sömürü biçimlerini korumaya ve devam ettirmeye
çalıştığı bir yarı-feodal statüyle karşı karşıyayız. Özellikle
ülkemizde bu statünün sonucu olarak toprak sorunu, bölgelere
göre değişiklik gösterse de önemli bir sorun olarak varlığını
devam ettirmektedir. Tarım toprakları sorunludur. Tarım
topraklarında mülkiyet sorunu yaşanmaktadır. 4 milyon tarım
işletmesinden 102 bininin hiç toprağı bulunmamaktadır. Bu durum
özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesinde çok önemli bir sorun
olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bölgede 362 bin tarım işletmesi
bulunmakta olup bu işletmelerin 29 bini topraksızdır. 21 bin
işletmenin toprağı ise 5 dekardan daha azdır22 Üstüne üstlük
uygulanan emperyalizm güdümlü tarım reformları, bırakalım
köylülerin toprak talebinin karşılanmasını, giderek köylülerin
açlıkla karşı karşıya kalmalarını beraberinde getirmiştir.
Kırsal bölgede açlıkla karşı karşıya kalan köylüler, şehirlere
göç etmiş ancak, varolan kapitalizmin komprador nitelikli
olmasından kaynaklı olarak şehirlerde istihdam olanaklarının
olmaması, yeni sorunları da beraberinde getirmiştir.
Herkesçe bilinir ki,
emperyalizm koşullarında yarı-sömürge bir ülkede, emperyalizme
rağmen iç dinamiği ile gelişen bir kapitalizmin egemenliği asla
mümkün değildir. Emperyalizmin iradesi dışında da olsa fabrika
yapan fabrika sanayinin, böyle bir ülkenin sanayisinin
niteliğini belirlemesi gerçeklerle alay etmek olur. Türkiyede
kapitalizm Osmanlının son dönemlerinden itibaren dünya
kapitalizminin olağan gelişme trendine uygun raya girmiş ve bunu
Cumhuriyet döneminde de sürdürmüş olan Türkiye, 1929 Krizi
esnasında atmış olduğu sanayi temelleri dışında, uyguladığı
politikaları kendi iradesiyle geliştirememiştir. 1923-1929,
1950-1958, 1960-1979 ve 1980 ve sonraları Türkiyedeki
politikaların hakim Batı ekonomilerinin çıkarları doğrultusunda
şekillendirildiği açıkça izlenebilmektedir23 olarak ifade
edildiği gibi komprador karakterli bir kapitalizmdir.
Geri ülkeleri bağımlılık ağları içine alan emperyalizmin daima
iki eğilimi vardır. Birincisi, emperyalizmin bu ülkelerde
kapitalizmi geliştirmesi, ikincisi, kösteklemesidir. Ama aslolan
ikincisidir. Eğer böyle olmasaydı Stalinin şu sözlerinin bir
anlamı olmazdı: Tüm muti ve askeri gücüyle emperyalizm, Çinde
tüm bürokratik-askeri üst yapısıyla birlikte feodal kalıntıları
destekleyen, onlara esin veren, onları besleyen ve muhafaza eden
güçtür.
Emperyalist politikalar
doğrultusunda şekillendirilen Türkiye ekonomisi, kendi
dinamikleri üzerinden yükselmemiştir. Emperyalizme bağımlı
biçimlendiriliş sanayi sermayesi üzerinden değil, tefeci, asalak,
rantiye sermayesi üzerinden olmuştur. Bir kere hangi türde
olursa olsun, bir birikim stratejisinin hegemonik olabilmesi
için, toplumsal artığı büyütecek olan sınıf diliminin (yani
sanayi sermayesinin) çıkarlarını veri almasına bağlı iken,
Türkiyede uygulanan ekonomi politikaları, üretken sermayeden
çok üretken olmayan sınıf dilimlerinin çıkarlarını gözetti. İşçi
sınıfının sırtından gerçekleştirilen radikal operasyon, sınıf
hareketini bir kriz dinamiği olmaktan çıkaramadığı gibi
sanayileşmenin dinamizmine de herhangi bir katkıda bulunmadı.
İhracata yönelik yeni birikim stratejileri, sanayi sermayesi
yerine mali sermaye ile spekülatif sermayenin genişlemesine,
dolayısıyla üretmeden zengin olan küçük bir rantiye kesiminin
palazlanmasına yaradı24
Netice itibarıyla İbrahim Kaypakkayanın bu yazılarında bilimsel
olarak ortaya koyduğu yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülke
gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Böyle bir gerçekle yüzyüze
olan bir ülkede o ülkenin komünistlerine düşen görev,
yarı-sömürge, yarı-feodal statüden kaynaklanan anti-emperyalist,
anti-feodal çelişmeleri saptamaktır. Bu gerçeği berrakça
çözümleyen İbrahim Kaypakkaya; anti-feodal, anti-emperyalist
çelişmelerden hareketle devrimin niteliğini burjuva demokratik
devrim olarak tespit eder. Devrimimizin stratejik hedefini de
emperyalizm, feodalizm ve komprador kapitalizm olarak saptar.
Kaypakkayanın düşünceleri de, ortaya koyduğu teorik açılımları
da, günümüz koşullarını yadsıyabilecek, set oluşturacak ya da
onun gerisinde kalacak özellikler arz etmemekte, tersine her
Marksist-Leninist-Maoist düşüncede olduğu gibi, yeniye açık ve
yeni koşullara geliştirilerek uyarlanması gereken bir
sistematiğe sahiptir.
Yazılarında konuyla ilgili
ortaya koyduğu tezler temel yaklaşımları ve tahlilleri
itibarıyla geçerliliğini bütünüyle korurken; öte yandan bu
tezlerin ileriye sürüldüğü tarihten itibaren günümüze kadar
şüphesiz bazı değişimler-gelişmeler de olmuştur. Ancak bu
gelişmeleri, değişmeleri, 2000 yılı programına da eğildiğimizde,
1923 yılından beri yaşanmış olan tüm bağımlılık ilişkilerinin,
daha da sıkılaşmış bir biçimde sürdürüldüğünü görmekteyizde25
ifade edildiği gibi daha da sıkılaştığını, bağımlılığın daha da
katmerleştiği anlamında kullandığımızı ifade edelim. Bu yüzden;
ileriye sürdüğü tezlerin doğruluğunun; ülkemiz somutunda son
yaşanan gelişmelerle bir kez daha somutlandığını/kanıtlandığını
görmek şaşırtıcı olmamalıdır. Bu değişimleri kısaca özetlersek:
Emperyalizmin bugün
yarı-sömürgelere ve aynı kategorideki ülkemize yüklediği
görevler var. Emperyalistler, bizim gibi ülkelere hemen her
alanda yoğun bir talan politikası dayatıyor. Bu politika,
ülkemizin tüm kaynaklarının emperyalizm tarafından sınırsızca
kullanılmasına olanak sağlayacak yeni ekonomik koşulların
yaratılmasını, yarı-sömürge ülke zenginliklerinin, gelir
kaynaklarının talan edilmesini, sömürülmesini, gaspını
içermektedir.
Hatırlanacağı gibi; 24 Ocak kararlarına dek ekonomi, ithal
ikameci model üzerinde yürüyordu; tekelci (uluslararası)
kapitalizmin tüm yarı-sömürgelere olduğu gibi bize de, özellikle
ikinci paylaşım savaşından sonra dayattıkları model buydu.
Devlet eliyle desteklenen sanayinin dışa bağımlı kapitalist bir
çizgide bir ölçüde geliştiği, önemli bir birikimin bağımlı
sanayiye temel sağladığı doğrudur. Fakat, yarı-sömürgelerde
yıllarca uygulanan bu ithal ikameci kalkınma modeli buralarda
belli bir kapitalist gelişmeyi sağlasa da, özü itibarıyla ve
esas olarak emperyalizme bağımlılığı, yarı sömürgeciliği
pekiştirdi.
24 Ocak kararlarının uygulanmaya başladığı 1980li yıllarda, bu
model yerini yeni bir modele bıraktı: İhracata dayalı gelişme
modeli. Bu model neyin varsa sat modelidir. Son yirmi yıldır
uygulanan ve şimdilerde son sınırına varan bu modelle yirmi yıl
önce iki haneli rakamlarla ifade edilen borçlar üç haneli
rakamlara tırmanmış bulunuyor; ülke, eşine rastlanmadık
borç-faiz sarmalı ile bunalımının en derinini yaşıyor. Türkiye
Dış ticaret açığında dünyada ikinci sırada
Kayıt dışı ekonomide
16.5 katrilyon ile birinci
TL en çok değer kaybeden
para...Nüfusun %20.2si sosyal güvenceden yoksun
1 milyon sokak
çocuğu ve 6 milyon çocuk işçinin var..26 olduğu bir duruma
gelmiş durumda.
Kapitalist dünya piyasası,
frenleyici engellerinden kurtulmuş uluslararası sermayeye teslim
edilmiş durumda. Bu arada kapitalist-emperyalist sistemin bir
parçası durumundaki Türkiye için de durum aynıdır. Yeniden
yapılandırma süreci ile tekelci sermayenin çıkarlarını sağlama
almayan her şey, her ilişki biçimi, her
ekonomik-örgütsel-geleneksel şekilleniş yeniden biçimlendirilip
değiştirilmek isteniyor. Bunun için özelleştirme saldırısı
pervasızca sürdürülmekte, gümrük duvarları kaldırılmakta,
tekelci sermayenin dış hareketindeki tüm engeller yok
edilmektedir.
Bunun anlamı; toplumsal
üretimin emperyalistlerin üretim fazlalılığına ve iç pazarın
ihtiyaçlarına göre ayarlanması ve ekonomik liberalizmin
getirdiği serbestiyle iç kaynaklarımızın emperyalist tekellere
peşkeş çekilmesi/hiç pahasına satılması (transferi), emeğin
artı-değer, faiz, kâr vb. biçimler altında daha da insafsızca
sömürülmesidir. Bunun anlamı; iç ekonomik süreçlerin,
uluslararası sürecin hizmetinde sözde verimlilik çizgisinde
tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden
düzenlenmesidir. Bunun anlamı, kapitalist emperyalist ülkelerin
çözemediği krizin yarı-sömürge ülkelere ihraç edilerek
hafifletilmesidir. Bunun için de ilk elden yapılması gereken
özelleştirme ile KİT ve benzeri kuruluşların devlet kapitalizmi
niteliğine son vermek ve bu alanları sermayenin özelleştirilmiş
hareket alanı haline getirmek ve bu eksende devleti her alanda
küçültmektir. Ekonomiden ulaşıma oradan eğitime ve sağlığa ve
hatta savunmaya dek her alanda özelleştirme politikası
uygulanmakta ve bu en hayati alanlar bile tekelci sermayenin
yönetimi, gözetimi ve denetimine sokulmaktadır. Bu,
köleleştirmedir. Bu, dizginsiz bir boyun eğdirmedir. Yalnızca
iktisadi teslimiyet değil, aynı zamanda siyasal, askeri ve bunun
da ötesinde sermayenin kültürel boyun eğdirmesidir.
İşçiye, emekçiye, memura, küçük esnafa dayatılan yıkımdır;
sosyal yıkımı da katlanılamaz biçimde içeren çok yönlü bir yıkım.
Bu, özelleştirme üzerinden kitlesel işsizlik ve işsizliğin
yaygınlaştırılması, sermayenin dış hareketi ve devlet
korumacılığının bitirilmesi üzerinden kırsal nüfusun ve
dolayısıyla tarımın yıkımı, IMF ve Dünya Bankasının
direktifleriyle memurun yıkımı, esnaf ve küçük işletmecinin
iflası, zincirlerinden boşanmış uluslararası sermayenin baskısı
ile ülke pazarının talanıdır. Nasıl mı? İşte birkaç rakam:
Türkiyede çalışan nüfusun %49unu oluşturan ücretlilerin milli
gelirden aldıkları pay, 1996 yılında % 25.8di. Bu tutarın da
%54ünü kamu, kalanını özel kesim ücretlileri alıyordu.
İşgücünün milli gelirden aldığı pay 1999da %30.7ye kadar
çıkmıştı. Ama 2000 yılında tam iki puan azalma oldu ve işgücünün
payı %28.7ye düştü. Ülke milli gelirinin %10 gibi rekor düzeyde
gerilediği 2001de dehşetli küçülme toplumun tüm kesimlerinde
bir refah kaybı yaratmakla beraber, krizden en fazla etkilenen
kesimleri, gelir piramidinin zaten altında olan ücretli kesimler,
tarım kesimi ve devletin yardımına muhtaç emekli, dul, yetim
kesimleri oluşturuyor. Savaş yılları bir yana bırakılırsa
tarihin en yoğun işsizliğini yaşayan Türkiyede toplumsal
kesimler mutlak yoksullaşma ile nispi yoksullaşmayı iç içe
yaşıyorlar27
Öte yandan yeniden yapılandırma ile tekelci (uluslararası)
sermaye ve batılı emperyalist devletlerin birikmiş borçlarının
aksatılmadan zamanında ödenmesi de IMF, Dünya Bankası, Dünya
Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşların öngördüğü ekonomik
reçeteyle güvence altına alınmaktadır. Dünya Bankası eski baş
ekonomistlerinden Prof. Stiglitzin dediği gibi: IMF ülkenizi
mezata çıkarıyor
28 Bu kuruluşlar sermayenin dış hareketindeki
herhangi bir düzensizliğe meydan vermeyecek biçimde ekonomiye
müdahale ediyor ve emperyalist sermayenin giriş ve çıkışta
güvenceli, rahat dolaşımını sürdürmesini düzenlemektedir.
Devlet, yeniden
yapılandırma siyasetinin neden olduğu saldırılara karşı
gelişecek muhtemel direnişleri, grevleri, işgalleri, toplumsal
muhalefeti, sınıf hareketlerini de zor araçlarıyla
etkisizleştirmeye dönük yapılandırılmıştır. Devlet, yeniden
yapılandırma programının uygulanması karşısındaki direniş
odaklarını ezmek ve bastırmak için öteden beri tam bir zaptiye
görevi üstlenmiş haldedir. Bu nedenle Türkiye hızla silahlanmaya
devam etmektedir. 2001 Yılı Silahlanma Raporuna göre Türkiye
8.9 milyar dolarla silahlanmaya en çok harcama yapan 14.
ülke29dir.
Emperyalizmin bugün tepe noktası görülen küreselleşme ile
dayatılan yeniden yapılandırma politikaları yalnızca
ezilenlere, emeğe karşı değil, aynı zamanda birkaç düzine
uluslararası tekelin daha küçük birçok tekele de saldırı
hareketidir. Ancak, sermayenin emeğe saldırısı aslolandır. Tüm
dünya birkaç düzine tekel tarafından talan edilmektedir.
Brezilyayı, Arjantini ve son yıllarda ülkemizi de içine alan
bunalımın temelinde yatan emperyalizmin yeni ilişki biçiminin
yarı-sömürgelere dayattığı çizgidir. Yarı-sömürgelerdeki mali
krizler küreselleşmenin saldırılarıdır.
Emperyalizmin yarı-sömürgelere uyguladığı/uygulattırdığı
politikaların neden olduğu yıkım ve değişim Türkiyede de önemli
noktalara ulaşmış durumdadır. Türkiyede ekonomi yönetimi
siyasal iktidarın etkinlik sahasının dışına çıkartılmak
istenmektedir. Bu, emperyalizmin son yıllarda geliştirmek
istediği yeni bir doktrin olarak sunulmaktadır. Bu eski doktrin,
günümüzde yarı-sömürgelerde emperyalist sömürünün yaygınlaşması
ve derinleştirilmesi amacıyla yeniden yapılandırma adı altında
uygulamaya sokulmuş durumdadır. Bu politikaların sonucu olarak
işçi ve emekçi kesimlerin hak alma mücadelesi parçalanması ve
sömürünün en vahşi tarzda gerçekleştirilmesi sağlanmaktadır.
Türkiyede ekonomi ile ilgili kurumların başına IMF, DB ve ABD
ile ilişkili uzmanlar yerleştirilmektedir. Ve siyasi iktidarın
bu kurumlara talimat vermesi engelleniyor. Sadece görüş
alış-verişinde bulunacağı benimsenmiş durumda. IMF ile
ilişkilerde de siyasal iktidarın tüm görevleri IMF tarafından
saptanmakta ve iktidar bunları uygulamakla görevli hale
gelmektedir. TCnin yaptığı tüm anlaşmalarda da aynı ilişki
geçerlidir. Bilinmelidir ki, bu yeni hukuk gerçekte bir hukuk
değil, egemen olanın tüm ilişkide esas söz sahibi olmasıdır.
Efendi uşak ilişkisinde esas ilke budur. Bu esas ilke
çerçevesinde emperyalizm politikalarını en rahat bir şekilde
nasıl uygulayabilecekse bunu hayata geçirmektedir.
Yarı-bağımlı devletlerde
bürokrasinin işlevi arttırılmakta, her şey emperyalizmin
çıkarlarına ve istemlerine uygun hale getirilmektedir. Böylece
halkın ve kimi egemen sınıf kliklerinin siyasal iktidar
üzerindeki etkisi de en aza indirilmek istenmektedir. Bu da
yarı-sömürge ülkeler ile emperyalizm arasındaki ilişkinin gerçek
karakterinden başka bir şey değildir.
Ve hiç kuşkusuz ki; tüm bu süreçte yaşadıklarımız şu gerçeği
bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır: Her sınıflı toplumda o
toplumun yapısını belirleyen temel çelişme üretici güçler ile
üretim ilişkileri arasındaki çelişmedir. Bu çelişme çözülmedikçe
toplum bir aşamadan diğer bir aşamaya geçemez. Yani nitelik
değiştiremez. Bu çelişmenin sınıfsal iradesi ise, üretici
güçlerin gelişmesini sağlayacak yeni üretim ilişkisini temsil
eden sınıflar ile üretici güçlerin önüne engel olarak dikilen
eski ve köhnemiş üretim ilişkilerinin tamamladığı sınıflar
arasındaki çelişmedir. Türkiyede toplumsal gelişmenin motorunu
sağlayan temel çelişme, artık aşılması zorunlu hale gelmiş olan
eski üretim ilişkilerini temsil eden emperyalizm, komprador
kapitalizm ve feodalizm ile üretici güçlerin hızla gelişmesinden
yana olan proletarya, köylülük, kent küçük burjuvazisi ve milli
burjuvazi arasındaki çelişmedir. Temel çelişmenin tutucu yanını
emperyalizm ile onun yerli uşakları olan komprador burjuvazi ve
feodalizmin artıkları olan büyük toprak ağaları arasındaki
ittifak oluşturmaktadır. Bu sınıflar, yarı-sömürge, yarı-feodal
iktisadi yapının egemenleri ve temsilcileridir. Bu iktisadi
yapının üzerinde yükselen yarı-sömürge devlet; emperyalizmin
uşağı bu iki yerli sınıfın halk sınıflarını baskı altında
tutmasının, ezmesinin ve sömürmesinin aracıdır.
Bir toplumdaki temel çelişme, o toplumdaki, toplumsal devrimin
niteliğini ve karşı-devrim ile devrim kamplarının sınıfsal
içeriğini belirler. Türkiyede temel çelişmenin bu şekilde
oluşması toplumsal devrimin henüz burjuva demokratik devrim
aşamasında olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye toplumunun
iktisadi yapısı ve buna dayanan sınıfsal güçler mevzilenmesi,
sosyalist devrimin doğrudan gündeme getirilmesini
engellemektedir. Türkiye henüz burjuva demokratik devrimini
gerçekleştirmemiş, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir toplumdur.
Diğer yandan, Türkiye devletinin çok uluslu bir devlet olarak
kurulması ve pazar çıkarları uğruna Kürt ulusunun azgın bir
ulusal baskı altına alınmış olması da, bir başka demokrasi
sorunu olarak gündeme girmektedir.
Tüm bunlardan ve İbrahim
Kaypakkayanın net ve berrak çözümlemelerinden hareketle
toplumumuzdaki başlıca çelişmeleri sıralarsak:
Toplumumuzda dört başlıca çelişme mevcuttur:
1) Feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişme,
2) Emperyalizmle halk yığınları arasındaki çelişme,
3) Burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişme,
4) Hakim sınıfların kendi aralarındaki çelişme,
Bunlar başlıca sınıfsal çelişmelerdir. Ve toplumun ileriye doğru
hareketinin değişik yönlerini tanımlamaktadır. Bunlardan halk
yığınlarının feodalizm ve emperyalizmle olan çelişmeleri
demokratik halk devriminin sonucunda tamamıyla çözülecektir. Ne
var ki proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişmenin tam
anlamıyla çözümü ancak sosyalist devrim ile mümkün olabilecektir.
Hakim sınıfların kendi iç çelişkileri ise, bunlar (yani
komprador burjuvazi ve büyük toprak ağaları) iktidardan alaşağı
edildikleri ve iktisaden tasfiye edildiklerinde doğal olarak
ortadan kalkmış olacaktır.
Bu başlıca çelişmelerden biri, diğerinin gelişimi ve çözümleri
yolundaki mücadele süreci üzerinde tayin edici etki icra eder.
Bu, toplumdaki baş çelişmedir, Türkiyede baş çelişme şu an
feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişmedir. Çünkü
feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişme diğer başlıca
çelişmeler üzerinde tayin edici bir etki icra etmektedir. Önce
halk yığınlarının emperyalizmle olan çelişmesini ele alalım.
Ülkemizde şu anda emperyalizmin doğrudan işgali altında değildir.
Emperyalist sömürü ve talan onun ülke içinde uşaklığını yapan
egemen sınıflarca yürütülmektedir. Dolayısıyla, emperyalizme
karşı yürütülecek mücadele mevcut durumda ancak içteki baş
çelişmenin kavranmasıyla mümkündür. Feodalizme indirilecek her
darbe, emperyalizmin ülke içindeki ayaklarını kesmek demektir.
Feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişmenin belirli bir
keskinlik seviyesine ulaşmasından sonra muhtemeldir ki,
emperyalistler uşaklarını koruyabilmek için doğrudan müdahale
etmek zorunda kalabilirler. Böylesi bir durumda ise,
emperyalizmle mücadele halkımız açısından pratik bir sorun
olarak gündeme gelecektir. Diğer yandan feodalizmle halk
yığınları arasındaki çelişmenin çözüme doğru gelişmesi
burjuvazi-proletarya çelişmesini güçlendirecek ve
olgunlaştıracaktır. Çünkü feodal ve yarı-feodal üretim
ilişkilerinin yıkımına doğru olan bir gelişme kaçınılmaz olarak
iki modern sınıf olarak burjuvazi ve proletaryayı güçlendirecek,
bu gelişmenin çözümü ise ancak anti-feodal devrimin
başarılmasıyla gündeme gelebilecektir.
Feodalizmle halk yığınları
arasındaki çelişmenin baş çelişme olması değişmez bir durum
değildir. Örneğin ülkemizin emperyalizmin (tek veya toplu olarak)
işgali altına girmesi durumunda milli çelişme ön plana çıkacak
ve diğer çelişmelerin gelişimi üzerinde, belirleyici bir etki
icra eden bir baş çelişme haline gelebilecektir.
Baş çelişmenin tespiti,
komünistler için kavranacak halkayı bulmak açısından önemlidir.
Dolayısıyla, bugün ülkemizde feodal kalıntılara karşı mücadele
diğer bir deyişle doğrudan toprak devrimi için mücadele, sınıf
mücadeleleri içinde kavranacak esas halkadır. Ancak bu
çelişmenin çözümü için verilecek mücadele sayesindedir ki, diğer
başlıca çelişmeler daha da olgunlaşacak, keskinleşecek ve
demokratik devrimin son aşamasına doğru, bir bütün olarak,
emperyalizm-feodalizm ve komprador kapitalizm ile halkımız
arasındaki temel çelişme nihai çözümü için gündeme gelecektir.
Devrimin yolunu ve karakterini, ülkenin ekonomik-siyasal
yapısını tahlil ederek net bir biçimde ortaya koyan Kaypakkaya;
Kemalizm tahlilinde bu analizini daha da derinleştirmiştir.
Çünkü Kemalizm tahlili aynı zamanda ülkeye egemen olan, devlet
iktidarını elinde bulunduran sınıfların ve ülkenin
sosyal-siyasal yapısının tahlilidir. Türkiyeyi, yarı-sömürge
yarı-feodal bir ekonomik-siyasal yapı olarak belirleyen
Kaypakkaya, bunu somut araştırmalara dayandırmıştır. Beş yıllık
profesyonel mücadele tarihi, teoriyi pratikten çıkarma
Marksist-Leninist-Maoist anlayışının somut bir yansıması olarak
elinizdeki yazılarda ortaya konmaktadır.
Yarı-sömürge yarı feodal
ülke gerçeğinden hareketle, devrimin karakterinin demokratik
devrim olduğunu, proletarya önderliğinde gerçekleştirilecek olan
devrimin, emperyalizm ve proleter devrimler çağında, burjuva
demokratik devrim değil, demokratik halk diktatörlüğü ve buradan
ise kesintisiz olarak sosyalizme geçilmesini savunur.
Kemalist devrimin burjuva demokratik devrimi tamamladığını
iddia edenlere karşı, emperyalizm ve proleter devrimler çağında,
burjuvazi önderliğinde burjuva demokratik devrimler çağının
kapandığını ve bu görevin artık proletaryanın omuzlarında
olduğunu net bir şekilde ortaya koyar. Kemalizmin sınıfsal
tahlilinin önemi burada ortaya çıkar. Çünkü Kemalizmin sınıfsal
karakteri, ilerici, küçük-burjuva ya da Türk ulusal burjuva
olarak saptandığında, onun önderlik ettiği kurtuluş savaşı da
anti-emperyalist olarak nitelendirilecek ve proletaryanın bu
anti-emperyalist savaşı desteklemesi de istenecektir. Çünkü
anti-emperyalist karakterli bir sınıf, feodalizmi tasfiye edecek,
yani, burjuva demokratik devrimi tamamlamış olacaktır.
Ülkemizde pek çok anlayış, Kemalizmin sınıf tahlilini yanlış
saptamaları sonucu soruna böyle yaklaşmışlardır. Kemalizmin
söylemlerine hep sıcak bakmışlar ve Kemalistlerin burjuva
demokratik devrimi gerçekleştirdiği, feodalizmi tasfiye
ettikleri sonucuna varmışlardır. Onlar, emperyalizm ve proleter
devrimler çağında, burjuva demokratik devrimine burjuvazinin
önderlik edemeyeceği şeklindeki Marksist-Leninist-Maoist teoriyi
böylelikle açık bir biçimde reddetmişlerdir.
İşte Kaypakkaya, ilk defa Kemalizmin sınıfsal karakterini net ve
berrak biçimde ortaya koyan; Kemalizm konusunda 50 yıllık kör
suskunluğu parçalayan yegane kişi olmuştur. Yığınlar, emekçiler
ve Türkiye Devrimci Hareketi on yıllarca Kemalizmin kuyruğunda
ilerledi. Gençlik ve aydınlar Kemalist ideolojinin esiri oldu.
Her yanda Kemalizme teslimiyet egemendi. Kemalizme ilerici,
devrimci payeler biçiliyor, herkes daha çok Kemalist gözükmek
için birbiriyle yarışıyordu. Küçük-burjuva sol örgütler bile
Kemalizm karşısında ellerini iki yana düşürüyor ve ona
devrimcilik yakıştırıyorlardı.
Kemalizm hayranlığının her yanı sarıp sarmaladığı bir ortamda,
ruhların Kemalizm ateşiyle on yıllarca ateşlendiği bir sürecin
yaşandığı bir dönemde, Kaypakkaya, komünist bir itiş
postulatıyla Kemalizmi kapı dışarı etti. Kemalizme var gücüyle
yüklendi, yılların suskunluğunu, çöl sessizliğini bozdu.
Kaypakkaya, Kemalizmin
işbirlikçi sınıf hareketini açığa çıkardı; ve ona devrimcilik
yakıştıranları tepeden tırnağa eleştiri süzgecinden geçirdi.
Yalnızca bu da değil, onun Kürt ulusuna ve azınlık milliyetlere
uyguladığı ulusal baskıyı, akıl almaz dehşeti gözler önüne serdi.
PDA saflarındaki Kemalizm hayranlığına güçlü darbeler indirdi.
Elli yıllık kasvetli hava, yeni ve cesur tezlerle aydınlanıyor,
Kemalizmin asıl yüzü, onun çözümlemeleriyle açığa çıkıyor,
kitleler ve devrimci hareket doğruları yakalamada ilk kez
tutarlı, yalın, apaçık bir gerçekle karşı karşıya kalıyordu. Bu
tezleriyle, Türkiye devrimci ve komünist hareketinin önündeki en
önemli engellerden biri, tepeden tırnağa hallaç pamuğu gibi
savrulmuş oluyordu. Kemalizmin sınıf karakterinin tahlili,
beraberinde cumhuriyet tarihinin tutarlı bir değerlendirmesini
de gündeme getirdi.
Cumhuriyet tarihinden bu yana var olagelen iktidarın, komprador
burjuvazi ve büyük toprak ağalarının faşist diktatörlüğü
olduğunu; faşizmin ülkemizde başından bu yana devlet şekli
olarak hüküm sürdüğünü; şu ya da bu hükümetin işbaşına
gelmesinin devletin faşist niteliğini değiştirmediğini;
parlamentonun sadece maske işlevi gördüğünü oldukça net bir
biçimde ortaya koyarak bu alanda da önemli çözümlemeler yaptı.
Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde faşizm, emperyalizme bağımlı
sınıfların, yani komprador burjuvazi ve toprak ağaları sınıfının
ortaklaşa diktatörlüğüdür. Türkiye gibi ülkelerde faşizm
süreklidir. Parlamentonun muhafaza edilip, incir yaprağı olarak
kullanılması ya da kimi dönemlerde buna ihtiyaç duyulmayıp,
askeri diktatörlük biçimi ile sahneye çıkılması işin özünü
değiştirmemektedir.
Ülkemizdeki egemen
burjuvazi yani komprador burjuvazi esasen zayıf ve güçsüzdür.
Burjuvazinin bu zayıflığı ve güçsüzlüğü onu hep şiddet ve zor
uygulamaya iter. Ayrıca toprak ağalarının iktidara ortak olması,
onların feodal dönemin sopa ve cebrini iktidara taşımalarının
nedeni olur. Böylece ülkemizde iktidar başından beri sürekli
olarak faşist diktatörlük biçiminde yol alır. Örneğin son yirmi
yılda yaşananlar bunun çarpıcı bir örneğini oluşturur.
Gerçekten Türkiyede kapitalist toplumsal formasyon her üç
alanda birden tıkanmış ve Türkiye burjuvazisi, tüm dönem boyunca
yalnız ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve politik
iktidarı açısından da önemli sorunlarla karşılaşmıştır. Bu
yüzden, ekonomik istikrarın geçici olarak sağlandığı durumlarda
bile siyasal ve ideolojik çekişmeler sürmüştür. Bu süreçte
devlet de alternatif hegemonya stratejileri üretememiş ya da
üretilenler başarısız olmuş, sonuçta sınıf iktidarını korumak
üzere yeniden zora başvurulmuştur.30
Faşizmin sürekliliği ile
devrimci durumun sürekliliği birbiriyle koşutluk halindedir. Bu
durum, ülkemiz koşullarının tipik yanıdır. Devrimci durumu var
eden koşullar, faşizmin de sürekliliğinin varoluş koşulları
olarak siyasal süreçte yaşam hakkı bulur.
Ülkemizde faşizmin bir hükümet değişikliğiyle ortadan kalktığını
savunan anlayış silsilesi, yarı-sömürge, yarı-feodal
ekonomik-toplumsal statüyü çözümleme gücünden uzak bir düşünce
bütünselliğidir. DP Hükümeti veya 1961 anayasası ile faşizmin
burjuva demokrasisiyle yer değiştirdiğini iddia eden görüş,
cumhuriyet tarihini ve bugünü karanlık odalarda tahlil
etmektedir. Aynı şekilde, bugünkü AKP hükümeti ve onun bir
devlet politikası olduğu söylenen Avrupa Birliği hedefiyle
çıkardığı Uyum Yasaları ile demokrasinin yerleşeceğini vaaz eden
çevreler, faşizmin sınıfsal tahlilini çözümleme gücünü
gösteremeyen, devletin yapısını kavrayamayan, öze değil söze
bakan veya inanan, sınıfsal ve siyasal temele değil görünüşe
aldanan ve düşüncelerinde, analizlerinde bir damla Marksizm
olmayan çevrelerdir.
Bu konuya biraz değinmek gerekir, çünkü kendisini sol olarak
adlandıran pek çok çevre de Avrupa Birliği ile ülkemize
demokrasi geleceğini iddia etmektedir. Bu da devletin yoğun
ideolojik saldırılarıyla birleştiğinde kitlelerin üzerinde
bilinç kırılması yaratabilmektedir.
Şu bir gerçek ki; hükümet oluşundan bu yana AKP, düzen karşıtı
söylemini adım adım azaltmıştır. Bu, tüm partilerin kaçınılmaz
sürecidir. Hükümet olma sürecinde düzen karşıtlığını halkın
desteğini almak için kullanan partiler, hükümet olduklarında
gerçek rollerini oynarlar. AKP için bu süreç çok daha belirgin
yaşanmıştır. Bunun nedeni AKPnin diğer partilerden bazı farklar
taşımasıydı. Bu farklar biliniyor. Ancak bu farkların biçimsel
olduğu ve hükümet olunduğunda hükümet misyonunun AKP tarafından
da uygulandığı görüldü. AKPnin ehlileştirilmesi süreci belli
sancılara da neden olmuştur. Çünkü sorun, salt AKP yönetimi
değil bütün olarak partinin kendisidir. TSK ile ve laik
kesimlerle yaşanan zıtlaşmalar ve kimi zaman ülke gündemine
oturtulan gerginlikler AKPnin ehlileştirilmesinin hamleleri
olmuştur. Baş örtüsü konusu, protokol krizleri, kadrolaşma
tartışmaları tamamen böyle meselelerdir.
AKPnin AB ile ilişkisi de görünürde güçlü hükümet imajı
vermekten öteye gidememiştir. Hem Kıbrıs hem de AB üyeliği
sorununda ipleri ellerinde tutanların istemleri gerçekleşmiştir.
ABye üyelik sürecinin gerektirdiği tüm politikalar AKP
tarafından, Türkiyedeki egemen güçlerin benimseyebileceği
çerçevede savunulmuştur. Genelkurmayın kimi serzenişleri ise
görüntü olmaktan ibarettir.
AB politikası Türkiyede
demokratikleşmenin ve ekonomik sorunların çözümü olarak
sunulmaktadır. Bu savunu içinde kimi uyum paketleri
çıkarılmıştır ve bunun devam edeceği de biliniyor. AKP bu uyum
paketlerini, AB üyeliği için değil Türkiye için çıkardığını
açıklayarak aldatmacayı ileri bir seviyeye çıkarma çabasındadır.
Oysa, ne bu uyum paketlerinin ne de ABnin kendisinin
demokratikleşme ile ilgisi vardır. ABye üyelik Türk egemen
sınıflarının ve ABDnin çıkarları ile ilgilidir. Türkiye işçi ve
emekçi kesimleri için esasta hiçbir kazanım sağlamayacaktır. Bu
gerçeği AB ülkelerinde uygulanmakta olan işçi ve emekçi
haklarının gaspından ve sosyal devlet olgusunu ortadan
kaldırmaya dönük yasal düzenlemelerden görebiliriz.
AB üyeliğinin odağında, Türk egemen sınıflarının Avrupanın
hakim olduğu pazarlardan pay alma isteği ile bu üyeliğin
şartlarının Avrupadaki politik gücün Türkiye politikasındaki
etkinliğinin artması olgusu bulunmaktadır. AB üyeliği konusunda
Türkiyede zaman zaman ortaya çıkan tereddütler ve tartışmalar
bu iki olgunun karşı karşıya gelmesinden kaynaklanmaktadır.
ABDnin de bu tartışmalara aynı merkezden Türkiye lehine
katıldığını biliyoruz. Özellikle Türk ordusunun misyonu
konusunda bu tartışma kimi zaman keskinleşmektedir.
Bilinmez mi ki, aslolan devlettir, onun yapısı ve niteliğidir.
Hükümet yalnızca işin dekorudur. Devletin sınıfsal temelinin
faşizm özelinde yükseldiği yerde hükümetin, egemen çevrelerin
siyasal temsilcisi hükümetin faşist olmaması olası mıdır?
Hükümet, kompradorların ve toprak ağaları sınıfının siyasal
temsilcisidir. Devlet de bu sınıfların ortaklaşa diktatörlüğü
olarak şekillendiğine göre; siyasal temsilciler temsil ettikleri
sınıfların güzergahında yürümek zorundadırlar. Egemenler, bu
temsilcilerden desteklerini çektikleri an, hükümet boşlukta
kalır, boşlukta asılı duran bir avizeye benzer.
Kaldı ki, şu ya da bu hükümete demokratik payesi biçenler,
yaşamın da kanıtladığı gibi, defalarca yanıldıklarını anladılar.
Zira faşizm, ülkemiz koşullarında salt basit bir hükümet etme
şekli değildir, bir devlet biçimidir.
Bu demektir ki; ülkemizde komprador burjuvazi ve toprak
ağalarının var olduğu ve yerini bir devrimci diktatörlükle, ya
da çok daha anlaşılır bir deyişle, halkın aşağıdan gelen
doğrudan zoruyla, yani demokratik halk diktatörlüğü ile
değiştirmediği sürece faşizm de var olacaktır.
Dolayısıyla, ülkemizde anti-faşist, anti-emperyalist ve
anti-feodal mücadelenin sınıfsal muhtevası aynı zemin
üzerindedir; yani aynıdır. Avrupa Birliği üyeliği ile Türkiyeye
demokrasi geleceğini söylemek büyük bir yalandır. Türkiyeye
demokrasi gelecekse bu ancak aşağıdan yukarıya bir devrimle
gerçekleşecektir. Bu, asla unutulmamalıdır.
Hiç şüphe yoktur ki,
Kaypakkayayı Kaypakkaya yapan nedenlerden biri de, yıllardır
Türk şovenizminin etkisi altında kalarak sosyal şovenizmin
batağına saplanmış, Türk egemen sınıfların ezilen uluslara
yönelik soykırım ve ulusal baskılarını meşru gören, başta da
Kürt ulusunu yok sayan anlayışlara, proletaryanın bilimsel
öğretisi Marksizm-Leninizm-Maoizm ilkeleri ışığında büyük bir
darbe vurması ve bu konuda proletaryanın gerçek bakışının ne
olması gerektiğini net bir şekilde işçi sınıfına ve ezilen
emekçi kitlelerine göstermesi ve proletaryanın ezilen ulus
sorunundaki tavrına bilimsel bir açıklık getirmesidir.
Belli bir süreden beri güncelleşip Türkiyenin siyasal gündemini
işgal eden ulusal sorun ve özel planda da Kürt ulusal sorunuyla
ilgili en zengin, en kapsamlı doğru ilkeleri ilk kez, herkesin
sustuğu, derin sessizliğe gömülü olduğu bir dönemde, yani bundan
30 yıl önce Kaypakkaya ortaya koydu. Kürt kelimesinin
kullanımının bile cesaret istediği bir dönemde, tıpkı Kemalizm
sorununda olduğu gibi bu sorunda da gerçekleri apaçık ve yalın
bir şekilde dile getirdi. Marksizm-Leninizm-Maoizmin genel,
vazgeçilmez temel ilkeleri, başka sorunlarda olduğu gibi ulusal
sorunda da yaratıcı ve doğru bir tarzda Türkiye gerçeğine
uygulandı. Gerek ezen ulus-burjuva gerici ulusalcılığına ve
gerekse de ezilen ulus-burjuva ulusalcılığına en etkili
darbeleri indirdi.
Bu gerçeği hakim sınıfların akıl hocalarından ve MHP geleneğinin
eski kadrolarından Avni Özgürel, üstelik TC faşizminin nasıl bir
beladan kurtulduğunu ifade ederek, şöyle dile getiriyor:
Abdullah Öcalan ideolojik formasyonu zayıf biri. Ama Türkiyede
o dönemde İbrahim Kaypakkaya diye ideolojik formasyonu çok güçlü
biri de vardı. Eğer Kürt hareketi düşünce alanında onun gibi
radikal bir kadronun kontrolünde olsaydı, Türkiyede çok sıkıntı
yaşanırdı. Onunla mücadele etmek zorlaşırdı.31
Milli Mesele konusuna yöneldiğinde, özellikle Kürt Ulusal
Sorunu bu denli yakıcı ve güncel değildi. Buna karşın sorunu çok
yönlü olarak değerlendirmiş, proletaryanın bakış açısını genel
ilkeler temelinde ele aldığı gibi özeli ve hatta uzak
görüşlülüğün bir ürünü olarak, günümüzdeki sorunu da olası
gelişmeler içinde inceleyip, Marksist-Leninist-Maoistlerin
meseleye nasıl yaklaşması gerektiğini ortaya koyarak, detaylı
bir şekilde çözümlemeler yapmıştır. O, başta Kürt ulusu olmak
üzere, diğer azınlıklara uygulanan baskının en kararlı, en
amansız düşmanıdır. Bu gerçeği yukarıda ortaya koyduğumuz 30 yıl
önceki tezlerle de ilk ortaya koyma uzak görüşlülüğüne sahiptir.
Şurası açık bir gerçek ki, yıllardır Kürt ulusu üzerinde
acımasız bir ulusal baskı, vahşet ve sömürü uygulanmaktadır.
Türk burjuva ve toprak ağalarının geçmişten bu yana Kürt ulusu
üzerinde uyguladığı ulusal baskı ve katliamlar, günümüzde de
ardı arkası kesilmeyen vahşetle sürüp gitmektedir. Böyle bir
manzara karşısında kayıtsız kalmak bağışlanmaz bir suç, iğrenç
bir şovenizmdir.
Türkiye Kürdistanında
iğrenç katliamlara dönüşen Türk egemen sınıflarının zulmüne
tavır almayan kişi veya kişiler demokrat dahi olamazlar. Kürt
ulusal hareketinin tarihten gelen haklılığı öncelikle kabul
edilmelidir. Fakat bu kabul edişin Kürt burjuva milliyetçiliği
savunusu biçimine bürünmesine; proleter öncü ortak olamaz. Sınıf
bilinçli proletarya, bu harekette ilerici olanı desteklemekle
yetinir, daha öteye gitmez.
Kürt ulusal hareketi, yıllarca süren bir silahlı mücadele
sonrası ulusal devrimci zeminden, ulusal reformist zemine
kaymıştır. Gelinen aşamada, Özgür Kürdistan hedefinden
vazgeçerek, geri düzeyde çeşitli talepler ileriye sürmektedir.
Bu istemlerde desteklenecek ve desteklenmeyecek yanlar vardır.
Ulusal hareketi, proleter hareketin müttefiki yapan, onun milli
zulme tavır alışı, egemen ulus zulmüne karşı silahlı mücadele
yürütüşü, Kürt ulusunun ulusal demokratik taleplerini dile
getirip, bu uğurda mücadele etmesidir.
Burjuvazinin kendi
istemleriyle ortaya çıkması, bu istemlerin koşulsuzca
destekleneceği anlamına gelmez. Burjuvazinin istemleri olduğu
gibi proletaryanın da kendi istemleri vardır; proletarya da bu
istemlerle ortaya çıkar ve çıkmaktadır. Proletarya burjuvazinin
kendi istemlerini koşula bağlı olarak ele alır; kendi sınıf
menfaatlerine uygun düşenleri ve devrimi geliştirip
güçlendirecek olanları destekler. Her kim ki bu koşula bağlılık
ilkesini gözardı eder; bilinsin ki, bu koşulsuz destek;
proletaryanın, burjuvazinin siyasetine boyun eğişi ve kuyruğuna
takılışı olacaktır. Zira, burjuvazi için önemli olan, ulusu
kendi çıkarları için örgütlemek, pazara hakim olmak, kendi
ulusunun gelişmesini sağlayarak, kendi istemlerini proletaryanın
istemlerinin önüne geçirmektir. Proletarya için önemli olan ise,
enternasyonal proletaryanın sınıf menfaatlerini korumak ve kendi
sınıfının gelişmesini sağlamaktır.
Eğer proletarya ezilen ulus milliyetçiliğinin demokratik özünü,
yani ilerici yanını desteklerken, aşırı davranışlara girerse,
bilinsin ki, bu noktadan sonra, milliyetçiliği güçlendiren yola
sapmıştır. Dolayısıyla proletarya aşırı davranışlardan kaçınmak
zorundadır. Evet, bizler zora dayanan bağlar gördüğümüz an,
ayrılma hakkında direniriz, ancak sınıfsal soruna oranla ulusal
sorunun ikincil derecede kaldığını da asla unutmayız.
Dolayısıyla, bizden gözü kapalı, kayıtsız-şartsız ulusal sorunu
desteklememizi isteyenlere cevabımız hayır olacaktır.
Ne sınıf bakış açısı terk edilip kızıl bayrak elden
düşürülmelidir ne de Kürt ulusal burjuva hareketinin demokratik
muhtevasını desteklememek gibi bir yolda yürünmelidir. Leninist
hat budur.
Öyleyse, siyasal meseleleri salt Kürt Sorunu açısından değil,
Türkiye devriminin sorunları açısından formüle etmek Komünist
Partisinin önündeki vazgeçilmez görevdir. Evet, ezen ulus
şovenizmi ve sosyal şovenizmle amansızca ve hararetle mücadele
edilmelidir, ancak bu yapılırken, sınıf bakış açısı elden
bırakılmamalıdır.
Kaypakkayanın bu yaklaşımlarından hareketle Kürt Ulusal
Hareketinin bugünkü durumun değerlendirdiğimizde şu saptamaları
yapabiliriz. Bugün Kürt hareketine yön veren İmralı
Manifestosunun özü, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkınının
reddidir. Kürt ulusunun demokratik taleplerini, ulusa ait bazı
kırıntılara indirgemektedir. Bu reformizm Kürt ulusal sorununun
çözümünü sağlayamaz. Kürt ulusal hareketi barış adı altında
teslimiyeti dayatmaktadır.
Bu durumda komünistlerin görevi, yalnızca bu reformist siyaseti
deşifre etmek değil, aynı zamanda Ulusların Kendi Kaderini Tayin
Hakkını kayıtsız şartsız savunmak ve bu uğurda net ve berrak
bir mücadele yürütmektir.
Kaypakkayanın yazılarında ortaya koyduğu farklı bir yanı daha
vardır. Bu fark onun örgütsel anlayışıdır. Kaypakkaya doğru bir
siyasal çizginin ancak doğru bir örgütsel politikayla gerçeklik
haline gelebileceğini güçlü biçimde kavramıştır. Böylelikle,
örgütlenmede parti örgütlenmesini esas diğerlerini tali olarak
ele almış; diğerleri içinde ise silahlı mücadele örgütleri
temeldir anlayışını geliştirmiştir.
Burada önemle kavranması gereken, parti örgütlenmesini temel
almayan anlayışların Marksizm dışı anlayışlar olduğunu
saptamaktır. Yalnızca cephe ya da yalnızca ordu vb. ile yola
çıkan orta yolcu siyasetlerin doğru güzergahta olmadıklarını
belirtmek gereklidir. Partisiz ordu, partisiz cephe başsız gövde,
başsız ayak gibidir. Ordu ve cephe Marksist-Leninist-Maoist
siyasal hatta ancak Marksist-Leninist-Maoist bir partiyle canlı,
yaşayan, hareketli bir gerçek haline gelebilir.
Bu özlü gerçeğin bilincinde olarak 24 Nisan 1972de TKP/MLyi
kurarken, parti önderliğinde ordu ve cephe anlayışında ısrarlı
olmuştur. Diğer özelliklerinin yanı sıra bu yanıyla da
küçük-burjuva anlayışlardan ayrı bir yere sahiptir. Parti
örgütlenmesini temel alan Kaypakkaya, ordu örgütlenmesini de tüm
diğer yan örgütlenmeler içinde esas almıştır. Bu noktanın da
altı çizilmelidir. Yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülkedeki MLM
bir parti ancak savaşçı bir parti olabilir. Silahlı mücadele
biçimlerinin tüm stratejik süreç boyunca esas olduğu böyle bir
ülkede varlaşan Komünist Partisi; pek doğaldır ki, barışçıllığı
uzun bir dönem boyunca temel alan kapitalist ülke Komünist
Partilerinden farklı bir zeminde yol almaktadır. Ve dolayısıyla
kurduğu parti, savaşçı bir parti niteliği ile ortaya çıkmıştır.
Bunun gereklerini yerine getirmesinin yolu da parti örgütlenmesi
dışındaki tüm diğer örgütlenmelerde silahlı mücadele
örgütlenmesini esas almaktır. Bu, ülkemiz açısından ordu
örgütlenmesidir. Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO)
örgütlenmesi ülkemiz koşullarının dolaysızca sonucu olarak, TKP/ML
önderliğinde varlaşmıştır.
Ülkemiz gerçeğinden yola çıkarak, legaliteyi tali illegaliteyi
esas almıştır. Örgütlenmede legaliteye asla bel bağlamamış,
savaşçı bir parti niteliğine uygun olarak illegal örgütlenme
ilkeleriyle örgütsel politikasını saptamıştır. Bununla beraber,
yasaların izin verdiği bütün açık faaliyetlerden yararlanmayı da
ihmal etmeyen bir örgütsel-politik doğrultuyu benimsedi. Ama bu
doğrultu daima ilkinin yanında tali kaldı. Şehirleri değil,
kırlık bölgeleri esas aldı. Faaliyetin esas alanını buralar
olarak gördü. Bu da onu her türden oportünist anlayıştan ayıran
bir yandır. Ortaya koyduğu bu düşüncelerin gelişimi açısından,
daha henüz PDA saflarındayken İstanbulda İşçi-Köylü gazetesi
bürosunda örgütlediği köy çalışmalarında uyguladığı yöntem,
çarpıcı olduğu kadar öğreticidir: İstanbulda İşçi-Köylü
bürosuna gittim. Millet askerlik şubesinde sıra bekler gibi, köy
çalışmalarına gönderilmek üzere sıra bekliyor. Herkes
Kaypakkayayı bekliyor. Metin Göktürk adında bir arkadaş Ben de
gitmek istiyorum ama göndermiyorlar şeklinde bana dert yanıyor.
Birazdan Kaypakkaya geldi. Metin, dertli bir eda ile Bak burada
seni bekliyoruz, bizi neden göndermiyorsunuz der demez,
Kaypakkaya, o güne kadar hiç kendisinde görmediğim sert bir
üslupla Çek git kardeşim. Seni bir yere göndermeyeceğiz dedi.
Şaşırdım. Akşam bir araya geldiğimizde, İbrahim, Metine neden
öyle davrandın? İyi olmadı. dedim. Hakkında polis olduğu
söyleniyor. dedi. Gerçi çok sonraları Metin Göktürkün polis
olmadığı belli oldu. Ancak asıl önemlisi Kaypakkaya bana o akşam
Biliyor musun, ikili köy çalışması yapıyoruz, polise karşı
göstermelik legal köy çalışması yapıyoruz, aslında kendi köy
çalışmamız var deyince ben şaşırdım. Meğerse legal köy
çalışmaları için milleti Ege tarafına gönderirken, kendi köy
çalışmalarımız için de Mardinin köylerine adam gönderiyormuş.32
Kaypakkayayı diğer devrimci yapılanmalardan ayıran en önemli ve
en belirgin ayrışım noktası hiç kuşkusuz ki, Maoizmdir. Bu
düşünceye dayanmadan, bununla donanmadan günümüzü tahlil etmek
mümkün değildir. Yalnızca Marksizm-Leninizmi benimsemek,
yalnızca Marks, Engels, Lenin ve Stalinin teorilerini temel
almak yetmez; bu kabul edişin, Maoizmi kabul ediş ve onu temel
alışla bir üst düzeye ulaştırılması zorunludur.
Kaypakkayayı Kaypakkaya yapan en önemli noktalardan birisi onun
ideolojik hattıdır. Kimi çevreler onu bu hattından soyutlayarak
değerlendirmektedir. Oysa ki bu ona yapılabilecek en büyük
haksızlıklardan biridir. Aralık 1969 ile Ocak 1970 tarihlerinde
MDD saflarındaki ayrışmadan sonra PDA içerisinde yaşanan
tartışmalarda şöyle bir tavır takınır:
Uzlaşma eğiliminin de yaşandığı bu ayrılığın odağında Mao
Zedungun Fikirleri bulunmaktadır. Zira Doğu Perinçek ve Ömer
Özerturgut diyor, Gün Zileli yumuşak Maoculuktan yana iken,
Kaypakkaya, Şahin Alpay ve Halil Berktay keskin Maoculuktan yana
idiler.33
Hareketimiz Büyük Proleter Kültür Devriminin ürünüdür diyerek
TKP/MLnin ideolojik hattının Marksizm-Leninizmin devamı ve
nitel bir aşaması olan Mao Zedungun düşünceleri ile
belirlendiğini net bir biçimde ortaya koyan Kaypakkayanın bu
yaklaşımının oluşmasında 1970 yılı oldukça önemlidir. Çünkü bu
yılda kritik gelişmeler göze çarpmaktadır. Bunlardan birincisi;
1960lı yılların ikinci yarısında başlayan ve 1970lerde doruğa
ulaşan, dünya çapında halk hareketlerinin gelişmesi, özellikle
Asya ve Ortadoğuda ezilen hakların isyanları, ayaklanmalarıdır.
Tam bu sıralarda Başkan Maonun Emperyalistler Kağıttan
Kaplandır içerikli ve Dünya Halkları, Birleşin ve ABD
Saldırganları ve Onların Ortalığa Salınmış Tüm Köpeklerini Alt
Edin başlıklı 20 Mayıs 1970 tarihli mesajı yayınlanmıştır.
Kaypakkayanın ideolojik hattının şekillenmesinde bu süreç
tartışmasız etkili olmuştur. Gün Zilelinin, hep birlikte sola
kayıyorduk, o daha çok sola kayıyordu dediği Kaypakkaya için
Maonun bu mesajı bir starttır.34
Gittikçe sola kayması olarak ifade edilen Maoizme yönelmesinin
nedenlerini o zaman mücadele içerisinde birlikte oldukları A.
Taşyapan şu şekilde yorumluyor: Marksist yönelimli solun her
kesimi, devrim rotası tezini, Sovyet Devriminin yürüyüş hattını
temel esin kaynağı alıyordu. Fakat sıra Asya ve Latin Amerika
devrimlerine gelindiğinde esinleniş ayrışmaya uğruyor, kimi Çin
Devrimine kimi Küba Devrimine yöneliyordu. Düşün alanının faal
devrimci bireylerinden biri olan İbrahim Kaypakkaya rotasal
esinlenişte Çine yöneldi. Birkaç neden sayılabilir, benim
açımdan dört tanesi önemli. Bir, Çin Devriminin kitle tabanı
güçlüdür, darbeci tezin etkisinden kopan İbrahim için bu özellik
çekicidir. İki, temel güç yönüyle Çin Devrimi köylü rengini
taşıyor, kırsallı olan İbrahim için bu görünüm cezbedicidir. Üç,
Türkiye Devriminin iki aşamalı olduğunu, ilk aşamasının milli
demokratik devrimden geçeceğini savunuyor, bu modelin en
belirgin temsilcisi Çine olan ilgisi artıyor. Dört, sürmekte
olan Vietnam Kurtuluş Savaşı dönem için en güçlü devrimci sestir,
temel özellikleriyle Çin Devriminin rengini taşıyor, üstelik
Çinin yanı başındadır, İbrahimi Çin Devrimine yönelten çekici
bir güçtür.35
Dönemin tanıklarının anlattıklarından da hareketle gerçek bir
komünist önder olmasında belirleyici bir etken olan Maoizmin
anlam ve önemini burada kısaca özetleyelim:
Toplumsal yaşamın odağı sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesi de
durağan, ölü, statik, donmuş bir şey değil, tam tersidir.
Süregelen sınıf mücadelesi, toplumsal yaşamın yeni sorunlarını
devrimci ve komünistlerin önüne koymaktadır. Yaşam yeni sorunlar,
yeni çelişkiler, yeni olgularla yüklü olarak sürüp gitmektedir.
İşte Maoizm, yaşadığımız emperyalizm ve proleter devrimleri
sürecinin özgün aşamasında, özgün ve yeni olandır, Maoizm,
Marksizm Leninizmin günümüzde ulaştığı düzeyin adıdır. Maonun
Marksizmin hazinesine kattığı, yeni, canlı, özgün ve özel olanı
niteler.
Marksizmin üç temel bileşeninde Maonun Marksizm Leninizme
yaptığı katkıları gözardı ederek, günümüzde bilimin karşı
karşıya kaldığı sorunları doğru temelde çözmek mümkün değildir.
Başka şeylerin yanında Maonun, özellikle, sosyalizmde sınıflar
ve sınıf mücadelesi sorununda Marksizme yaptığı katkılar olmadan
sosyalizmin problemlerini çözmek, ya da kavramak olası değildir.
Eğer bugün sosyalizmde yaşanan teorik sorunları berrakça
çözümlüyor ve pratikteki sonuçlarını kavrayabiliyorsak ve eğer
Sovyetler Birliği ile diğer eski sosyalist ülkelerdeki geri
dönüşleri açıklayıp yorumlayabiliyor ve kavrayabiliyorsak, bu,
esas olarak Maonun sosyalist toplumun tahlili konusunda bize
verdiği anahtar sayesindedir.
Proletarya diktatörlüğü altında sınıf mücadelesinin sona
ermediği ve ermeyeceğini, sosyalizmin mi kapitalizmin mi
kazanacağı sorusunun henüz yanıtını bulmadığını ve hemen de
kolaylıkla bulamayacağını söyleyen, yine Maodur. Bu sorunu
bilimsel bir açıklığa kavuşturarak, sosyalizmde yeni
burjuvazinin geri dönüşünün temeli olduğunu ve kapitalist yolun
parti ve devlet aygıtı içinde ve hem de önemli mevkilerde
mevzilendiğini çözümleyen, yine Maodur. Kapitalist yolcuların
bizzat Komünist Partisinin göbeğinde olduğunu söyleyen, yine
Maodur. Devrim yapıyorsunuz burjuvazinin nerede olduğunu
bilmiyorsunuz, diyen yine Maodur. Büyük Proleter Kültür
Devrimi döneminde Maonun işçilere söylediği bu önemli sözünün
derin anlamı ve özü iyi kavranmalıdır.
Mao biliyordu ki; yeni burjuvazinin Komünist Partisi içinde
temel dayanakları vardır. Bunlar gözlüklü komünistlerdir.
Bunlar, eski otorite sahipleri, eski kıdemli komünistlerdir.
SBKP içinde Kruşçev, Brejnev vb. gibi revizyonist güruhun yine
ÇKP içerisinde Deng Siao Ping, J. Zemin gibilerinin gerçek
yüzlerini ancak Maoizm sayesinde görebilir ve kavrayabiliriz.
İşte sosyalizm altında süregelen sınıf mücadelesi, Sovyet
tecrübesi ve benzerlerini bilimsel bir süzgeçten geçiren Mao,
sosyalizmin bu sorunlarını çözerek yeni ve özgün olanı, yeni ve
canlı olanı tüm açıklığıyla ortaya koydu.
Yukarıda kısaca ortaya koyduğumuz görüşlerden de anlaşılacağı
gibi, Mao, gerek sosyalizmin ortaya çıkan sorunlarında, gerek
felsefe ve ekonomi-politik alanında yaptığı yeni ve önemli
katkılarla, Marksizm-Leninizmi MLM noktasına, günümüzde
ulaşılması gereken en üst aşamaya ulaştırmıştır,
Marksizm-Leninizm ve Maoizm, yaşadığımız evrede dünya işçi
sınıfının ve emekçi yığınların ideolojik gıdasını aldığı tek
kaynaktır.
Sosyalist maskeli bürokratik kapitalist devletlerin gerçek
yüzlerinin bütünüyle açığa çıkması dünya üzerinde sosyalizme ve
sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya olabileceğine olan inanç
üzerinde olumsuz bir etki bıraktı. 90lı yılların başından
itibaren kuzeyden esen bu sağ rüzgar çok kısa sürede dünya
proletaryası ve ezilen halklar üzerinde olumsuz etkisini
göstererek ciddi sayılabilecek etkiler yarattı. Rusya ve Doğu
Avrupanın sosyalist etiketli ülkelerinde ani ve köklü
değişikliklerle alt-üst oluşlar yaşandı. Bu koşullar altında
dünyada sağcılık iyice ivme kazandı. Sosyal-Emperyalizme kumanda
eden modern revizyonizmin iflası ve yenilgisi kitlelere
sosyalizmin yenilgisi olarak sunulmaya çalışıldı.
Bunu fırsat bilen dünya gericiliği tarafından, mücadeleye atılan
yığınları yolundan saptırmak ve döndürmek için her yerde,
burjuva basınında sekiz sütuna manşet olarak sosyalizmin öldüğü
şiarları, yüksek perdeden haykırılarak karşı-devrimci
propagandaya ağırlık verildi. Ortalık, Devrimlerin sonu
proletaryanın tarihsel misyonu bitti ve benzeri sözlerden
geçilmez oldu.
Bunlar yalnızca burjuva-kapitalist dünyanın, emperyalistlerin ve
tüm dünya gericiliğinin çığırtkanlıklarıdır. Her şeye karşın, ne
devrimlerin sonu geldi, ne proletaryanın devrimdeki öncü rolü
bitti ve ne de sosyalizm bir gereksinim olmaktan çıktı. Tüm kaos
ve keşmekeş ortasında, tüm yoğun anti-komünist propagandaya
karşın dünyadaki çelişmeler keskinleşmekte, devrimci dinamikler
daha da güçlenmektedir.
Geçen on yıl içinde, burjuva demagogların gelecek yüzyılın
ayaklanmalar yüzyılı olacağı iddiası ile emperyalist
saldırganlıklara meşruluk kazandırma çabaları günümüzdeki
çelişkilerin boyutunu ve gelişim özelliğini göstermektedir.
Emperyalizmin son yıllarda uyguladığı politikalar,
kapitalist-emperyalist sistemin çıkmaz bir yolda olduğunu, asla
sürekli bir istikrar sağlayamayacağını, ekonomik-politik
istikrarsızlığın bundan sonra bu politikalarla birlikte daha da
derinleşeceğini, emperyalistler arasında hemen her düzeyde çıkar
çatışmalarının yoğunlaşacağını göstermektedir. Bu koşullar
içerisinde, emperyalist devletlerin uzun zamandır görece uyumlu
oldukları süreç tersine dönme eğilimindedir. ABD ve İngiltere
darlaşan ekonomik süreçte etkin rol oynamanın kaçınılmazlığı ile
diğer emperyalist devletlerle aralarındaki görece uyumu
bozmaktan çekinmemektedir. BM ve NATO gibi uluslararası
kuruluşların bu süreçte yıpranması bu uyumsuzluğun bir sonucudur.
ABD ve İngiliz emperyalizminin politikalarında başarısız
kaldıkları sürece bu uyumsuzluğun artacağı ve bunun da
uluslararası kuruluşlara kaçınılmaz olarak yansıyacağı
gelişmelerden de izlenebilmektedir.
ABD ve İngiltere, saldırı ve işgal politikasını Afganistan ve
Iraktan sonra Ortadoğu, Kafkasya ve Afrikanın kimi ülkelerinde
de uygulama niyetini açık sinyaller vererek ortaya koymaktadır.
Bu, başta ABD ve İngiltere ekonomisi olmak üzere
kapitalist-emperyalist sistemin; emperyalistler arası hegemonya
savaşının zorunlu hale gelmiş politikasıdır. ABD ve İngiltere bu
yönelimini devam ettirecektir. Ekonomik koşullar bunu
gerektirmektedir. Bu emperyalistler arasındaki uzlaşmazlığın
gelişme eğiliminin süreceğini göstermektedir.
Emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi bloklaşma
sürecini de beraberinde geliştirmektedir. ABD ve İngiltere
ortaklığı, başını Almanya ve Fransanın çektiği AB devletleri ve
inisiyatifin Rusya ve Çinde olduğu Şangay altılısı
gruplaşmaların bu aşamadaki görüntüleridir. Bu ilişkiler
hegemonya savaşını merkeze alan ilişkilerdir. Bunun dışındaki
birlikler genelde ekonomik ve bölgesel düzeydedir. ABD ve
İngiltere hegemonya savaşında bir adım önde bulunmanın
avantajını korumak eğilimindedir. Diğer ortaklıklar ise henüz
tamamlanmış ve sürece bir bütün müdahale edecek düzeyde değildir.
Bunu, bu birliklerin uluslararası meselelere bütünlüklü
yaklaşamamalarında görebiliriz. Buna karşın süreç, bu blokların
hızlı bir şekilde daha yoğun uzlaşmazlıklara, zıtlaşmalara ve
olası çatışmalara hazırlanmalarını gerektirmektedir. ABD ve
İngilterenin saldırı ve işgal politikaları, bu süreçteki
hegemonik üstünlüğü devam ettirme amacını içermekteyken,
kaçınılmaz olarak, bu durum diğer emperyalist birlikleri de
hızlı davranmaya itmektedir.
Yarı-sömürgelerde emperyalizmin dayattığı sömürü politikaları
bağımlı devletlerin hareket sahasını önemli derecede
daraltmaktadır. Ekonomi yönetimi özelleştirme ve özerkleştirme
adı altında emperyalistlerin tam kontrolüne geçirilmekte, bunun
sonucu olarak politik iktidarın gücü daha da zayıflatılmakta ve
saldırı-işgal politikalarıyla askeri güçler emperyalistlerin tam
maşası haline getirilmektedir.
Emperyalistler arası çıkar çatışmalarının yoğunlaştığı bu
süreçte saldırıların gerçek hedefi dünya halklarıdır. Ekonomik
kriz, dünya halklarının daha yoğun sömürü politikaları ile
karşılaşmalarına neden olmaktadır. Tüm dünyada ve özellikle de
yarı-sömürgelerde uygulanmakta olan politikalar bu ülkelerdeki
kaynakların emperyalist devletlere transferini sağlamaktadır. Bu,
yoksul ülkelerin daha da yoksullaşması, kalkınma olanaklarının
yok edilmesi, yatırım imkanlarının emperyalist güçlerin eline
geçmesi demektir. Bu da dünya halklarının karşı tepkisini
arttırmaktadır. Dünya halkları ile emperyalizm arasındaki
çelişki, belirleyiciliğini günümüzde de sürdürmektedir.
ABD ve İngilterenin 11 Eylül sonrası saldırı ve işgal
politikalarını daha ileri düzeyde, diğer emperyalist güçlerle
karşı karşıya kalma pahasına ve hatta bu güçlere de meydan
okuyarak geliştirmesi, dünya halklarının emperyalizm karşıtı
tavrının gelişmesine neden olmuştur. Öncesinde, ağırlıklı olarak
kapitalist-emperyalist sistemin sonuçlarına yönelen protesto
hareketleri günümüzde daha güçlü bir şekilde emperyalist
politikalara yönelmektedir. Çeşitli eylemlerde emperyalizm
vurgusunun artmış olması ve devrim sloganlarının atılması bunu
göstermektedir. Emperyalizmin küreselleşme aldatmacasının
halklar üzerindeki etkisi kırılmaya başlamıştır.
Kapitalist-emperyalist ülkelerdeki protesto eylemlilikleri,
Arjantin, Brezilya, Ekvator, Filipinler, Peru ve bir dizi
yarı-sömürge ülkede emperyalist politikalara karşı gelişen halk
hareketleri, dünya halklarının emperyalizme bir bütün karşı
durma yöneliminin somut ifadeleridir. Dünyanın çeşitli
ülkelerinde Maoist partilerin emperyalizme ve yerli uşaklarına
karşı geliştirmiş oldukları demokratik devrim mücadelesi bu
süreçte dünya halkları üzerinde daha etkin bir rol oynayacaktır.
Dünya halkları ile emperyalizm arasındaki çelişkinin güçlü bir
şekilde devrim lehine gelişmesini ifade eden Maoist hareketler
yeni devrim hareketlerinin oluşmasına ve güçlenmesine de katkı
sunmaktadır.
Kapitalist-emperyalizmin zulüm ve sömürü düzeni sınıfın
tiranlarınca er ya da geç yerle bir edilecektir. Emeğin
köleleştirilmesi üzerine kurulu kapitalist düzenler her zaman
olduğu gibi bugün de halkların ihtiyaçlarının yanında değil,
karşısındadır.
Kapitalizmi çözüm olarak lanse edenler bilmelidirler ki; yıkılan,
çöken modern-revizyonizm gibi kapitalizmin de çözüm olmadığını
özellikle bu ülke halkları anlamakta gecikmeyeceklerdir.
Kapitalizm de kendi iç çelişkileri yüzünden yıkılmaktan
kurtulamayacak, o yıkıntılar altında kalıp ezilecektir.
Emeğin egemenliğine dayalı sosyalizm bugün her zamankinden daha
çok ihtiyaçtır. Proletarya ve emekçilerin, ezilen halkların
çıkarı sosyalizmdedir. Özellikle revizyonizmin klasik
kapitalizme evrilmesiyle birlikte kapitalizm ne kadar
cilalanırsa cilalansın kapitalizmin bencilliği, benliği, insan
ve doğa kirleten yüzü, zengini zengin, fakiri daha fakirleştiren
niteliği asla gizlenemez, insanın mutluluğunu sağlayan güzergah
kapitalist güzergah olamaz. Zayıfı güçlüye ezdiren, kediyi
aslana boğduran serbest piyasa mekanizmasıyla kapitalizm asla
çare olamaz.
Evet, sosyalizm bir ihtiyaçtır, dolayısıyla zorunlu bir
gerekliliktir. Buna giden yol ise Marksizm-Leninizm-Maoizm
güzergahıdır. Marksizm-Leninizm-Maoizm halklar için her
zamankinden çok daha fazla gereksinimdir. Bu bilime tutunduğumuz,
kavradığımız ve dünyayı değiştirmek için bunu rehber aldığımız
an sosyalizmi yakalamamak için hiç bir neden kalmaz.
İşte; İbrahim Kaypakkayanın birkaç yoldaşı ve bir kırmayla
faşist TC devletine karşı Halk Savaşının kıvılcımını çakarken
dayandığı esas güç buydu. Onun yazılarında ortaya koyduğu
düşünceler ve bu düşünceler doğrultusunda hiç vakit
kaybetmeksizin pratiğe girmesi; bizzat kendi yoldaşları
tarafından bile açıktan değilse de hayalci yaklaşımlar olarak
değerlendirilmiştir. İbrahim Kaypakkaya, bugün doğruluğu
toplumsal pratik tarafından kanıtlanan pek çok meselede, yeni
kurduğu örgüt içerisinde de mücadele ediyordu. Öte yandan bu
mücadele içerisinde Kaypakkayanın dünyaya ve olaylara bakış
açısının ipuçlarını veren, ekonomik krize ve bunun sonucunda
ortaya çıkan/çıkacak olan kitlelerin kendiliğinden hareketine
yaklaşımı da incelenmeye ve örnek alınmaya değerdir:
İbo, küçük Ali ve büyük
Ali ile Darıcada Mehmed Alinin evinde toplandı. Malatya Bölge
Komitesi toplantısıydı bu
..Bahara kadar iki şey hazır olmalıydı:
Küçük gruplar ve büyük cüretler. Kuru bozkırı ancak bu tip
kıvılcımlar tutuşturabilirdi. Aliler bozkırın sanıldığı kadar
kuru olmadığı kanısındaydılar. İbo bu görüşe katılmıyordu
.
önümüzdeki yıl, önemli bir yükseliş yılı olacak dedi İbo.
Eğer bu yıla iyi bir hazırlıkla girersek kitleselleşiriz kesin.
Biraz zor kitleselleşiriz diye düşündü Meral. İbonun korkunç
derecede inançlı, bilgili ve yetkin olduğu kanısındaydı. Ama
bazı noktalarda da hayalci olduğunu düşünüyordu. TİİKPin sağ
hatalarına karşın mücadele ederken bazı sol hatalara düşmüş
olabileceğinden kuşkulanıyordu. Yükselişin önümüzdeki dönemde
hızlı olabileceğini sanmıyorum dedi Meral. Hızlı olacak diye
diretti İbo. Dünya çapındaki ekonomik kriz giderek derinleşiyor.
Bu kriz, ülkedeki krizi katmerleştirecek ve kitlesel mücadele
dalgalar halinde yükselecek. Ben şahsen bu dalgaları, böyle
gidersek kucaklayamayacağımız, bu dalgaların gerisinde
kalacağımız korkusu içindeyim. Kendiliğinden gelişim öncünün
gelişiminden bir hayli hızlıdır. Bunu göremiyorsunuz.
Göremediğiniz için de mükemmel bir çaba içerisinde değilsiniz,
değiliz36
İşte İbrahim Kaypakkayayı
farklı kılan bir diğer önemli yan, Onun kitlelerin
kendiliğinden mücadelesi, maddi koşulların seyri hakkında
bütünlüklü düşünmesi ve öncüye bu zeminde mükemmel bir çaba
içerisinde bulunmak görevinin düştüğünü kavramasıydı. Küçük
gruplar ve büyük cüretler bu iki hazırlık görevinin öne
sürülmesi, bizlerin bugün yapacakları ya da yapması gerekenleri
de özetlemektedir. Kapitalist-emperyalist sistemin ekonomik
bunalımının ürünleri olan son saldırı politikaları, sınıf
mücadelesinin tüm dünyada hızlı gelişimine yol açacak düzeydedir.
İbrahim Kaypakkayanın yükselişin önümüzdeki dönemde hızlı
olacağına dair sözleri doğrulandı ve gerçekten de korktuğu
durum gerçekleşti ve öncü kendiliğinden gelişimin gerisinde
kaldı. Bunun devrim mücadelesine tüm dünyada ve Türkiyede
getirdiği önemli kayıplar kimsenin reddedemeyeceği kadar açıktır.
Korkusu (bu Onun tek korkusu olmuştur) öncünün kitlelerin
mücadelesine önderlik edemeyerek onun gerisinde kalmasıydı. Bu
her Marksist-Leninist-Maoistin ortak korkusudur. Öncünün
kendiliğinden hareketin gerisinde kaldığı durumda yaşananları
biliyoruz. Yıllar önce Leninin bu mesele ile ilgili olarak
Menşeviklere karşı verdiği mücadelenin altını bir kez daha
çizmek gerekiyor. İbrahim Kaypakkayanın temel aldığı tezlerden
biri de budur. O, görünenle, gösterilenle yetinmeyen, inceleyen,
sorgulayan, bütünü kavrayan ve parçayı bütün içinde
tanımlayabilen bilimsel yaklaşımıyla bugünün kendiliğindencileri
ile aramızdaki kalın çizgiyi o günden çizdi.
Kitlelere gitmede, onların o muazzam gücünü harekete geçirmede
ısrarlı, Marksizm Leninizm Maoizm bilimini kavramada tavizsiz ve
uygulamada cüretli olma! Marksizm Leninizm Maoizm dünya
görüşünden başka hiçbir düşünceye, hiçbir gerici değer yargısına
tenezzül etmeme!
Tüm bunları yaparken döne döne İbrahim Kaypakkayadan; Onun
teorisinden ve pratiğinden öğrenmeden bıkmama! Bir de onun
devrimci ütopyalarından, Dündül dağında kızıl bayrak
dalgalandırma, 500 gerillayla dağlarda dolaşma; gerilla
birliğinin bir köye baskın yaparak, ağayı öldürdükten sonra,
gerilla propaganda birliğinin köye gelerek eylemin
propagandasını yapma hayallerinden ilham alma!37
Kitleler ve
Marksizm-Leninizm-Maoizm ve onun Türkiye denilen toprak parçası
üzerinde uygulanmasının yolunu gösteren İbrahim Kaypakkayanın
ileriye sürdüğü tezler ve bu tezler doğrultusunda yürüttüğü
mücadelesiyle bıraktığı devrimci miras!
İşte gücümüzün kaynakları, zaferimizin teminatları!
DİPNOTLAR
1Ali Taşyapan, Bir Değerin Ardından, Saklanmaya Çalışan Meşale
İbrahim Kaypakkaya, Umut Yayımcılık, Ocak 2003, sf.22
2Turhan Feyizoğlu, İbo- İbrahim Kaypakkaya, Ozan Yayıncılık-
Altınçağ Yayımcılık, Nisan 2000, sf.84
3Türk Solu, Sayı 105, 18 Kasım 1969
4Halil Berktayın Doğu Perinçeke Mektubu ve Polis İfadesi,
Le-Ya Yayınları, Ocak 1979, sf 9-13
5Aydınlık Dergisinin Devrimci Harekete Yönelttiği İftiralara
Cevap, Le-Ya Yayınları, İstanbul 1978, sf. 11
6Ali Taşyapan, Bir Değerin Ardından, Saklanmaya Çalışılan
Meşale İbrahim Kaypakkaya, Umut Yayımcılık, Ocak 2003, sf. 23-24
7Proleter Devrimci Aydınlık, Sayı 37, 6 Nisan 1971; Proleter
Devrimci Aydınlık, Sayı 38, 13 Nisan 1971
8Ethem Direhşan, İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda
Bilinmeyen Yazılar, Belge Yayınları, Haziran 1994, sf. 22
9Turhan Feyizoğlu, İbo İbrahim Kaypakkaya, Ozan Yayıncılık,
Altınçağ Yayımcılık, sf. 155
10Age, sf, 155
11Age, sf, 156
12Age, sf, 168
13Ethem Direhşan İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda
Bilinmeyen Yazılar, Belge Yayınları, Haziran 1994, sf. 21
14Age. sf. 21
15Mektup için bknz. Ethem Direhşan İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı
Yıllarda Bilinmeyen Yazılar. Belge Yayınları, Haziran 1994,
sf. 136-150
16Halil Berktayın Polis İfadesi, Halk Düşmanlarının Gerçek
Yüzünü İyi Tanıyalım Le-Ya Yayınları, Ocak 1979, sf, 69
17Bkz Turhan Feyizoğlu İbo İbrahim Kaypakkaya, Ozan Yayıncılık,
Altınçağ Yayımcılık, sf. 183
18Mektubun tam metni için bknz: Turhan Feyizoğlu İbo İbrahim
Kaypakkaya, Ozan Yayıncılık, Altınçağ Yayımcılık, sf. 183-188
19Turhan Feyizoğlu İbo İbrahim Kaypakkaya, Ozan Yayıncılık,
Altınçağ Yayımcılık, sf. 213
20Ethem Direhşan. İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda
Bilinmeyen Yazılar. Belge Yayınları. Haziran 1994 Sf. 27-28 ve
yine bknz. Turhan Feyizoğlu İbo İbrahim Kaypakkaya, Ozan
Yayıncılık, Altınçağ Yayımcılık, sf. 229-230
21Adı geçen eserler; Ethem Direhşan syf, 28; Turhan Feyizoğlu sf,
232
22Ziraat Mühendisi Ahmet Atalık Basım: TMMOB Ziraat Mühendisleri
Odası Genel Merkezi Türkiye Mai Ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma
Grubu. Yazı için bkz:
23İzzettin Önder Kapitalist İlişkiler Bağlamında Ve Türkiyede
Devletin Yeri Ve İşlevi İktisat Üzerine Yazılar I Küresel Düzen:
Birikim, Devlet Ve Sınıflar İletişim Yayınları, 2003, İstanbul,
2. Baskı, sf, 284
24Tülin Öngen; Yeni Liberal Dönüşüm Projesi Ve Türkiye
Deneyimi; İktisat Üzerine Yazılar I Küresel Düzen: Birikim,
Devlet Ve Sınıflar İletişim Yayınları, 2003, İstanbul, 2. Baskı,
sf; 185
25İzzettin Önder Kapitalist İlişkiler Bağlamında Ve Türkiyede
Devletin Yeri Ve İşlevi İktisat Üzerine Yazılar I Küresel
Düzen: Birikim, Devlet Ve Sınıflar İletişim Yayınları, 2003,
İstanbul, 2. Baskı sf; 283
26Gürkan Ata, Küresel Alanda Yerimiz İçler Acısı: Türkiye,
Dipteki Enlerin Lideri, Cumhuriyet Gazetesi 7 Aralık 2001,
sf. 11
27Mustafa Sönmez, 2001 Kayıp Yıl Oldu, Cumhuriyet, 30 Kasım
2001, sf. 11.
28Cumhuriyet Gazetesi, 22 Mart 2001
29Aça Para Yok, Silah Çok, Radikal Gazetesi, 14 Haziran 2002,
sf. 11
30Tülin Öngen; Yeni Liberal Dönüşüm Projesi Ve Türkiye
Deneyimi; İktisat Üzerine Yazılar I Küresel Düzen: Birikim,
Devlet Ve Sınıflar İletişim Yayınları, 2003, İstanbul, 2. Baskı,
sf; 173
31Neşe Düzelin Avni Özgürelle yaptığı söyleşiden. Pazartesi
Söyleşileri, Radikal Gazetesi, 27 Ekim 2003
32Gün Zileliden akt. Ethem Direhşan. İbrahim Kaypakkaya
Fırtınalı Yıllarda Bilinmeyen Yazılar. Belge Yayınları.
Haziran 1994 Sf. 20
33Gün Zileliden akt. Ethem Direhşan İbrahim Kaypakkaya
Fırtınalı Yıllarda Bilinmeyen Yazılar. Belge Yayınları.
İstanbul Haziran 1994 Sf. 15
34Age, sf. 19
35Ali Taşyapan, Bir Değerin Ardından, Saklanmaya Çalışan
Meşale İbrahim Kaypakkaya, Umut Yayımcılık, Ocak 2003, sf. 24
36Muzaffer Oruçoğlu, Tohum, Umut Yayımcılık, Mart 1993,
sf.276-277, 282-283
37Bkz: Oral Çalışlar. Bir Şeye İnandığı Zaman Onu Çok Sessiz ve
Sert Bir Şekilde Savunurdu, Saklanmaya Çalışan Meşale İbrahim
Kaypakkaya, Umut Yayımcılık. İstanbul Ocak 2003 Syf. 85-86 ve
yine bkz: Partizan Yayınları: 21. Almanya, 1985. Sf 134 aktr.
Ethem Direhşan. İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda
Bilinmeyen Yazılar. Belge Yayınları. Haziran 1994
|