İBRAHİM KAYPAKKAYA

SEÇME YAZILAR

Umut Yayımcılık
Nisan 20


İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ

“KÜÇÜK GRUPLAR VE BÜYÜK CÜRETLER”

2003 yılının yaz aylarında bir grup yolcu, Malatya’nın köylerinden arabayla geçerken, yol kenarında bulunan kayısılardan bir miktar almak isterler. Kendilerine yetecek kadar kayısı toplar ve tarla sahibi köylüye ücretini vermek isterler. Bu sırada yolculardan birisi köylüye:
“Amca sen İbrahim Kaypakkaya diye birisini tanır mısın?” diye sorar.
Böyle bir soru karşısında afallayan, bir o kadar da kaygılanan köylü duraksar.
Yolcu sözüne devam eder:
“Biz onun yoldaşlarıyız!”
Bunu duyan köylünün yüzünde, içten içe duyduğu memnuniyetin ifadesi olarak bir tebessüm belirir ve sözünü sakınmaz:
“Koyun o paranızı cebinize, ben Kaypakkaya’nın yoldaşlarından para almam!”
Aradan geçen 30 yıla rağmen Malatya köylüleri onu unutmuyorlar. İbrahim Kaypakkaya, mücadele pratiği içerisinde belli bir süre faaliyet sürdürdüğü Malatya’nın köylüleri üzerinde derin bir iz bırakmıştır. Hiç kuşkusuz ki bu tanınmanın bir nedeni de yoldaşlarının Onun görüşlerini rehber edinip, bu bölgede faaliyetlerini devam ettirmeleridir. Bu tanınma ve sahiplenmede; İbrahim Kaypakkaya’nın, elinizdeki kitapta ortaya koyduğu görüşleri, ileriye sürdüğü tezler, Türkiye devrimci hareketinde pek çok tabuyu yerle bir eden bilimsel analizleri belirleyicidir. TC faşizmi karşında ilkelerinden ve görüşlerinden ödün vermeyerek işkencehanelerde katledilen Kaypakkaya’nın bilimsel tezler doğrultusunda geliştirdiği sınıf analizine dayanan görüşleri, Onun Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı tarafından sahiplenilmesini de beraberinde getirmiştir.
Ve hiç şüphesiz ki bugün, onun kurucusu olduğu Proletarya Partisi’nin siyasal hattına ruh veren, İbrahim Kaypakkaya’nın temel teorik görüşleridir. Bu görüşler kandır, ateştir ve çarpan koca bir yürektir. Ülkemizde yaşanan siyasal süreç, bu görüşlerin lehine tanıklığını sürdürüyor. Bu siyasal hattaki derin öz ve zengin siyasal hazine kavranmadan bu görüşlerin hakkını vermek olası değildir.
Marksizm-Leninizm-Maoizmin evrenselliğini Türkiye gerçeği ile tutarlıca kaynaştırabilen Kaypakkaya, uluslararası özelliklerle ulusalı harmanlamada örnek bir tutum göstermiştir. Mustafa Suphi sonrası tek komünist önderdir Kaypakkaya; biricik Marksist-Leninist-Maoist görüştür Kaypakkaya’nın görüşleri. Öyle ki, onlarca yıllık çöl sessizliğini, zifiri karanlığı bozup, ortaya koyduğu görüşlerle, kendi alanının Olimpuslu Jupiteri olmuştur.
İleriye sürdüğü tezlerin anlam ve önemi; komünist önder Mustafa Suphi’nin Kemalistlerce katledilmesi ve onun ardından Türkiye Komünist Partisi’ni ele geçiren Ş. Hüsnü revizyonistiyle birlikte, 1970’lere kadar süren, yaklaşık 50 yıllık suskunluğun, devrim adına piyasaya sürülen, her türden revizyonist düşüncenin, Kemalizm kuyrukçuluğunun, sosyal şovenizmin, Türk hakim sınıflarının peşine takılmanın, sınıf hareketini pasifize etmenin ve modern revizyonizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, işçi sınıfı hareketini bu burjuva teorinin peşine takma anlayışlarının var olduğu bir ortamda ileriye sürüldüğü bilindiğinde daha bir anlaşılır. Örneğin bugünden bakıldığında, Kemalizm ya da Kürt Sorunu meselesinde, devletin niteliği konusunda belli bir bilinç seviyesine erişilmiştir. Bu hiç kuşkusuz ki toplumsal pratiğin bir tezahürüdür. Ancak buna rağmen halen bu konularda yanlış anlayışlar olduğunu da bilmek gerekiyor. Bu konuların tartışılmasının deyim yerindeyse birer “tabu” olduğu koşullarda, ileriye sürdüğü tezlerin önemi ve değeri, bugünden bakıldığında daha bir anlaşılırdır. Çünkü ileriye sürdüğü tezlerin doğruluğu, toplumsal pratik tarafından defalarca kanıtlanmaktan geri durmamıştır ve halen de durmamaktadır.
İşte bugün, Proletarya Partisi’nin kendisine temel aldığı bu görüşler; ülkenin yapısını ve devletin niteliğini doğru biçimde tahlil eden; devrimin karakteri, yolu, hedefleri, dostları ve düşmanları sorununa net bir şekilde açıklık getiren; Kemalizmin ipliğini pazara çıkarıp teşhir direğine mıhlayan; ulusal sorun, özelde Kürt ulusal sorununu o ana dek hiç kimsenin ulaşamadığı bir uzak görüşlülükle doğru bir şekilde çözümleyen Kaypakkaya’nın görüşleridir. Elinizdeki kitap bu görüşlerin birinci elden ifade edilmesidir.


Bu kitapta bir araya getirilen yazılarının kendiliğinden ortaya çıkmadığı, tersine bu düşüncelerin ve onlara yön veren Marksist-Leninist-Maoist dünya görüşünün, onun yaşadığı dönemin toplumsal pratiğinin ürünü olduğunu önemle ifade etmek gerekir. Kaypakkaya’nın görüşlerinin, toplumsal pratiğin; 1968’den 1970’e 15-16 Haziran işçi direnişi ve köylülerin toprak işgalleriyle şekillendiğini belirtmek gerekir. Ve bununla birlikte uluslararası alanda Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin, dünyayı sarsan muazzam ideolojik kasırgası ve bu kasırganın Türkiye’deki sınıf mücadelesi ile bütünleşmesi onun ideolojik-siyasal hattını yaratmıştır.


Düşünceleri incelendiğinde, onun subjektivizmin ve dogmatizmin düşmanı olduğu çok net bir biçimde ortaya çıkar. O, tahlilci, sorgulayıcı ve irdeleyicidir. Bu özelliğini o yıllarda mücadele arkadaşı olan Ali Taşyapan’ın şu sözlerinde bulmak mümkün: “İdeolojik çizgi benimseme ve sürdürme tutumunda edilgen alıcı değildi İbrahim. Devrimci pratiği gözden geçirildiği zaman bu özelliği görülüyor. Çapa döneminin başlarında hepimiz TİP taraftarıydık. Sol öğretiyi özümleyiş düzeyimiz geriydi, daha işin başındaydık. TİP’in mitinglerinden duyduklarımız, iki-üç solcu yazarın makalelerinden okuduklarımız, sağdan soldan kulak içi ettiklerimiz teorik bilgimizin toplamını oluşturuyordu. TİP’e güveniyorduk, gidişattan memnunduk. Tam bu hoşnut ortamda İbrahim’in memnuniyetsizliği uç verdi. Sorgulamasız, irdelemesiz çizgi benimseyişimizden, edilgen nitelikli düz taraftarlığımızdan hoşnutsuzdu. O’nun bu çıkışı dengelerimi sarstı, ‘galiba TİP’e güvenmiyor’ kuşkusuna kapıldım. Kuşkumu dillendirdim. ‘TİP öncümüzdür, bu açık, ama o da hata yapabilir. Hataları aşması, gelişmesi bilinçli taraftarları sayesinde mümkün olur. Bilgili taraftarlar olalım, bunun için okuyup kendimizi geliştirelim.’dedi İbrahim.”1
Yukarıdaki örnekteki tavrını tüm mücadele yaşamı boyunca sürdürmüştür. TİP içerisinde başlayan bu sorgulama, analiz etme, meselelere eleştirel yaklaşma, yanlışı atıp, doğruyu alma ve bunu yaparken de asla ve asla toplumsal pratikten kopmama, “somut şartların somut tahlili” ilkesini her daim uygulamada sebat etmiştir. MDD (Milli Demokratik Devrim) akımı içerisinde de aynı tavrını sürdürmüş ve artık düşüncelerinin olgunlaşmış birer ifadesi diyebileceğimiz yazılarında da TİİKP revizyonizmine karşı tutarlı ve bilimsel eleştirilerini getirmiştir.
Devrimci mücadele içerisinde yer almaya başladığı yıllarda; gerek uluslararası alanda ve gerekse de Türkiye’de sol düşünce yayılıyor, devrimci fikirler yükseliyordu. Bu ortam meselelere yaklaşımıyla birleştiğinde, onun gelişimi ve düşüncelerinin olgunlaşması açısından muazzam olanaklar yaratıyordu. 1966-1967 dönemi üniversiteli gençlik içerisinde devrimcileri tanımaya, eylemlere katılmaya başladığı döneme denk gelir. Bu dönemde; devrimciler arasında Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışmaları vardır. Bu tartışmalar TİP ve Fikir Kulüpleri Federasyonu içerisinde yoğun olarak yapılmaktadır. 3 Ocak 1967’de ANT, 17 Kasım 1967’de Türk Solu dergileri yayınlanmaya başlar. ANT dergisi, TİP yanlısı görüşleri, Türk Solu MDD yanlısı görüşleri savunmaktadır.
Başta TİP’in sosyalist devrim görüşlerini savunur. Ancak zamanla düşünceleri değişikliğe uğrar. 1968 yılının güzünde MDD tezinde ikna olur. Bunu o dönemler mücadele arkadaşı olan Arslan Kılıç’a şöyle ifade eder: “Yahu ben yanılmışım. Sosyalist devrim görüşü Türkiye için hatalıdır. Artık ben de MDD görüşünü savunuyorum. Lenin’in bu konudaki kitaplarını da okudum” der.2
MDD tezini benimsedikten sonra Türk Solu dergisine yazılar yazmaya başlar. Bu yazılardan, 18 Kasım 1969 tarih ve 105 nolu Türk Solu dergisine kapak olan, “Değirmenköylülerin Mücadelesine Omuz Verelim” başlıklı yazıya burada değinmekte yarar vardır. Bu yazının belli bölümlerinde sonradan giderek olgunlaşacak ve pratiğe dökülecek düşüncelerinin ipuçları vardır:
“ …İki yanlış eğilim: Köylülerle ilişkilerimizde arkadaşlarımız arasında iki yanlış eğilime şahit olduk. Ve bu eğilimleri eleştirerek hemen düzeltme yoluna girdik.
Birincisi, köylülerin kendine güven duymasını engelleyen, onları pasifizme iteleyen, ‘Biz yaparız siz bekleyin’ eğilimi. Kaynağını küçük burjuva bireyciliğinden ve halka yaranma kaygısından alan bu eğilim, kitlelerin gücünün ortaya çıkmasını engellediği, onların ileriye dönük yanlarını göremediği ve kurtuluşlarını başkalarına bıraktığı için tehlikelidir ve hemen düzeltilmesi gerekir.
İkincisi, ‘Biz hiçbir şeyiz, siz herşeydiniz’, eğilimi. Bunun kaynağı da yine popülizmdir, halk dalkavukluğudur. Kitlelerin geri yönlerini değerlendiremeyen, onların bilinç ve örgütlenme düzeylerini hesaba katmayan, onları her durumlarıyla baş üstünde tutan bu eğilim de bilinçli militanları, halkın kuyruğuna taktığı için en az birinci kadar tehlikelidir. Biz her iki eğilimi de eleştirerek düzelttik ve bunların yerine, ‘köylülerle gençlerin beraberliği’ ilkesini koyduk.
Devrimciler, Değirmenköy Mücadelesinden Yeni Dersler Çıkardılar: Değirmenköylülerin toprak mücadelesi, örgütlenme, propaganda, ajitasyon konusundaki bilgilerimizi derinleştirdi ve zenginleştirdi. Devrimci mücadelemizin, işçi sınıfının öncülüğünde, işçi köylü ittifakı temeli üzerinde, bütün milli sınıfların katıldığı bir köylü savaşı olacağı, devrimin temel gücünü köylülerin teşkil edeceği yolundaki görüşümüzü doğrulayarak küçük burjuva bireyci eğilimlere karşı bizi uyardı.
Yine Değirmenköylülerin toprak mücadelesi, kitlelerle bağı olan ve meslekten devrimci üyelerden teşekkül eden, demir disiplinli proleter sosyalist bir örgütün zorunluluğunu gösterdi ve ilerde mutlaka kurulacak olan bu örgütün doğmasına bu günden katkıda bulundu.”3
Bu yazısında, özellikle köylülük, köylüler içerisinde çalışma, köylülerin toprak mücadelesi ve devrimin yolunun nasıl olması gerektiği üzerine; sonradan daha da netleştirdiği ve elinizdeki yazılarda somutladığı düşüncelerinin ipuçları vardır. Aktif profesyonel mücadele içerisinde yer almaya başladıktan sonra özellikle köylüler ve işçiler arasında, köylülerin ve işçilerin mücadeleleri içerisinde yer alarak, toprak işgalleri ve grevleri gözlemleyerek, sosyal pratikten somut teorik açılımlar çıkarmaya, bilimsel analizler yapmaya başlamıştır.
Kaypakkaya’nın bu yönü; köylülerin mücadelesi içerisinde yer alması ve buradan somut sonuçlara ulaşması, onun özellikle 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinden çıkarttığı ve çok önemli olan somut analizlerin gölgesinde kalmıştır. Bu yıllarda köylülerin durumunu, mücadelesini ve toprak taleplerini gözlemlemesi, onun İşçi-Köylü ittifakı temelinde ve temel gücünü köylülerin oluşturduğu bir köylü savaşı tezinin somut verilerini oluşturan bu örnekler, Doğu Anadolu Bölge Komitesi içerisinde yürüttüğü faaliyetlerle birleşince daha da somutlaşarak, tahlillerini bir üst aşamaya sıçratmış; ve Türkiye devriminin temel meseleleri hakkında net ve berrak bir senteze ulaştırmıştır.
Kaypakkaya’nın bu özelliği, sonraki mücadele yaşamında da devam etmiş ve yeri geldiğinde değineceğimiz gibi, toplumsal pratik içerisinde olayları ve olguları çözümleyerek, analize tabi tutarak, buradan bilimsel sentezlere, sonuçlara ulaşmıştır. Onun bu yöntemi kullanması, ileriye sürdüğü tezlerin bugün hala esasta geçerliliğini korumasının en önemli nedenidir. İlk önce öğrenci gençliğin, sonra köylülerin mücadelesinin, ardından da işçi hareketinin içerisinde yer alma ve buralardan bilimsel sonuçlar çıkarma, Doğu Anadolu faaliyeti içerisindeyken, Kürt Ulusal Sorunu ve hiç kuşkusuz ki Kemalizm gibi meselelerde, somut ve berrak çözümlemeler yaparak, bu analizlerini, basit ama oldukça etkili bir dille sentezleyebilmiştir. İşte bundandır ki; pek çok meselede bir sonuç olarak ileriye sürdüğü tezlerin doğruluğu ve bilimselliği, sosyal pratiğin devamında döne döne kendisini kanıtlamayı sürdürebilmiştir.
1 Temmuz 1969 tarihinde onbeş günde bir basılan İşçi-Köylü kitle gazetesi çıkartılmaya başlanır. İşçi-Köylü gazetesinin satışına, dağıtımına MDD’ci herkes katılır. İbrahim Kaypakkaya da İşçi-Köylü gazetesinin çalışanlarından ve yazarlarından birisidir. Ancak MDD tezi içerisinde de farklı anlayışları savunanlar vardır. Aralık 1969 ile Ocak 1970 aylarında MDD saflarında ayrışma yaşanır. “MDD esprisi etrafında toplanan saflar içerisinde başlıca üç ayrı görüş ve akım oluşmaktaydı. Birincisi, sözcülüğünü Mihri Belli’nin yaptığı görüş; MDD cuntacı, yani devrim için halk kitlelerinin yaratıcı eylemini değil, bir subay grubunun tepeden inme darbesine bel bağlayan eğilimi ifade ediyordu;….. ikinci görüş: Sözcülüğünü muhtelif zamanlarda Yusuf Küpeli, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, M. Ramazan Aktolga gibi gençlerin yaptıkları devrim için yine halk kitlelerinin yaratıcı eylemine değil, küçük öfkeli aydınlar veya seçkinler grubunun kitlelerden kopuk soyut anti-emperyalist eylemlerine bel bağlıyorlardı. Üçüncü ana görüş ise; sözcülüğünü Doğu Perinçek, ben ve Ömer Özerturgut, Atıl Ant, Gün Zileli… İstanbul’da; Bora Gözen, İbrahim Kaypakkaya, Muzaffer Oruçoğlu’nun yaptıkları esas niteliği, devrimin işçi ve köylü kitleleri tarafından gerçekleşebileceğine inanan görüştü.”4
Bu ayrışmadan sonra Aydınlık Sosyalist Dergi (ASD) ve Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) dergileri çıkartılmaya başlanır. PDA ve İşçi-Köylü gazeteleri çevresinde bulunanlarla birlikte hareket eder. Hatta bu yüzden kaba saldırıların boy hedefi haline gelir.5
PDA saflarında kalması, onun meselelere yaklaşımı hakkında bize ipucu vermektedir. O yıllarda mücadele arkadaşı olan Ali Taşyapan’ın, “İbrahim atılgan bir yapıya sahipti, bu özelliği kıstas alındığında, MDD ayrışmasında doğal olarak Dev-Genç kesiminde kalması gerekiyordu. Ama, öyle olmadı, savaşım çizgisinde sertliğin az olduğu Aydınlık hareketini tercih etti. Bunun nedeni olmalı. Kanımca şu: Komünist önderlerden Lenin, Stalin ve Mao’nun eserlerini okudu, Sovyet ve Çin devrimlerinin deneyimleri hakkında bilgi sahibi oldu, kitlelerin gücüne yaslanan devrimci ayaklanmayla, düzen ordusunun bir kesimince yapılan askeri darbe arasındaki niteliksel farklılığın ayrımına vardı. Mihri Belli’nin cuntacılığına eleştiri yönelten Aydınlık grubunu kendine yakın gördü, tercihini ona yaptı.”6 biçiminde ifade ettiği bu durum; giderek Marksist-Leninist-Maoist teoride belli bir yetkinliğe ulaştığı ve meselelere duygusal, subjektif değil; tamamıyla bilimsel ve objektif yaklaştığının, düşüncelerinin sağlam bir teorik yaklaşım üzerinden yükseldiğinin ifadesi olarak görülmelidir.
Kaypakkaya bu ayrışma sonrası İşçi-Köylü gazetesinin İstanbul’daki Yazı Kurulu içerisinde ve İstanbul bürosunda “İşçi Komitesi” sorumlusu olarak faaliyetine devam eder. Bu süre içerisinde, köylülerin toprak işgalleri ve işçilerin grev ve eylemleri içerisinde yer alır. Bu işgal ve direnişlerden gazeteye haber geçer. Aynı zamanda dersler ve deneyimler edinir.
15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi başladığında Ankara’dadır. Direniş haberini duyar duymaz 15 Haziran Pazartesi günü gece yarısı İstanbul’a hareket eder. 16 Haziran günü İstanbul’da ve işçilerin arasındadır. Bu işçi direnişine de yine aynı sorgulayıcılıkla yaklaşarak önemli dersler çıkarır ve “15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, İki Çizgi Arasındaki Mücadelenin Şekillenmesi Ve PDA Revizyonizminin Bir Daha Kılık Değiştirmesi” başlıklı, elinizdeki kitapta yer alan çalışmasında bu direnişten çıkardığı derslerden yararlanır.
15-16 Haziran İşçi Direnişinden sonra PDA çevresi kadroların büyük bir kısmı, sonbaharda yapılması planlanan “Sosyalist Kurultay” gerekçesiyle köylük bölgelere yollanır. Bu süreçte Çorum’dadır. Yaklaşık 2 ay boyunca bölgedeki çalışmalara katılır. Bu çalışmalar sonucunda arkadaşlarıyla birlikte, “Çorum İlinde Sınıfların Tahlili” 7 başlığı adı altında yayınlanacak olan makalenin materyallerini toplar. Nisan Toplantısı’nın ardından, Ankara’da Oral Çalışlar, Gün Zileli ile birlikte toplanan bu materyaller üzerinde çalışır ve yazıya son şeklini verir.8
Sosyalist Kurultay, PDA çevresinin 1970 yılı sonbaharında, bu yolla bir parti kurma amacının bir aracı olarak ileriye sürülür. Sosyalist Kurultay çalışmasından bir sonuç elde edilmez. Ancak bu tartışmalarda Kaypakkaya ile PDA yöneticilerinin arasındaki görüş ayrılıklarının filizlenmeye başladığını görmekteyiz. Bu nokta önemlidir. Ankara’da Doğu Perinçek’in odasında yapılan tartışmada, ısrarlı bir biçimde “dağa çıkma ve silahlı mücadeleyi başlatma” düşüncesini ileri sürer.9 Bu meseleye yaklaşımını o yıllarda mücadele arkadaşı olan Cem Somel “Sosyalist Kurultay meselesinden çıkan tartışmada Garbis Altınoğlu, İbrahim Kaypakkaya, Muzaffer Oruçoğlu ve Adil Ovalıoğlu birlikte Doğu Perinçek’e muhalefet ediyordu.”10 diye aktarmaktadır. Muzaffer Oruçoğlu ise; “Tıkanıklığı, krizi Sosyalist Kurultay’la aşamayacağımıza inanıyorduk. Bu kurultaydan devrime öncülük edecek bir partinin çıkmasını hayal etmenin gülünç olduğunu söylüyorduk”11 şeklinde anlatımlarda bulunmaktadır.
10-12 Nisan 1971 yılında 30 kadar TİİKP kadrosu Ankara’da Hukuk Fakültesi’nde bir araya gelir. Toplantıda TİİKP yönetimi ile Kaypakkaya’nın da aralarında bulunduğu 6 kişi karşı karşıya gelir.12 Katılımcılardan Oral Çalışlar oluşan havayı şöyle özetliyor: “Toplantıda hava çok gergindi. Kaypakkaya PDA’yı silahlı mücadeleyi başlatmamakla suçluyor, hatta sosyalist kurultay önerisine istinaden ‘Mao ile Kıvılcımlı bir araya gelmez. Bu sizin yaptığınız ikiyi bir etmektir diyordu. Perinçek ise son derece sekter bir üslupla bağırıp çağırıyor, tıpkı Mahir Çayan ile ipleri kopardığı gibi, Kaypakkaya ile aramızdaki ipleri koparıyordu.”13 Ve yine toplantıya katılan Gün Zileli de oluşan görüş ayrılığını net bir biçimde ifade ediyor: “Çoğumuz oradaydık. Kaypakkaya, ‘silahlı mücadeleyi vermemek için ayak geriyorsunuz’ diyordu.”14
Bu toplantının tarihsel bir önemi olduğunu kaydetmek gerekir. İlk defa TİİKP yönetimi ile arasındaki görüş ayrılıkları resmileştirilmiş oluyordu. TİİKP’e yönelik daha önceden eleştirileri olduğu açıktı ve bunları Sosyalist Kurultay vb. tartışmalarda dile getiriyordu. Ancak, kadrolarla birlikte yapılan bu tartışma ile birlikte farklı düşünceleri açıktan açığa dillendirilmiş oluyordu. Ve bu toplantı öncesinde yazıldığı anlaşılan ve Kaypakkaya’nın elinizdeki yazılarında Nisan Toplantısı başlığı adı altında, “Özeleştiri konusunda geçmişi etraflı bir şekilde tahlil ederek, PDA revizyonizminin durmadan kılık değiştirdiğine işaret ettik, samimi davranılmadığına işaret ettik (bak: “Özeleştiride Cesur ve Samimi Olalım”)” diyerek belirttiği ve Mart 1971 tarihli mektubun toplantı öncesinde kaleme alındığına dikkat çekmek gerekir. Bu mektupla birlikte TİİKP’e karşı düşüncelerinin giderek sistemleştiğine tanık olmaktayız.15
Kaypakkaya; 12 Mart 1971 darbesiyle birlikte artık illegal faaliyet sürdürmeye başlar. Bir kısım TİİKP Merkez Komitesi üyesinin yakalanmasıyla birlikte, TİİKP Merkez Komite Yedek Üyesi olarak konumlandırılır. Bu sırada henüz 22 yaşındadır ve Doğu Anadolu Bölge Komitesi’nde faaliyet sürdürmektedir. 16
Eylül 1971 yılında, TİİKP Merkez Komitesi Ankara’da toplanır. Toplantıya o sırada Antep’de faaliyet sürdüren Kaypakkaya katılmaz ancak 29 Ağustos tarihli ve “Yoldaşlar” başlıklı bir yazı gönderir. Toplantıya katılmamasının nedenini kendi ifadesiyle “(B)irinci sebebi, burada çıkan aksiliktir. (Oral Çalışlar’ın yakalanması kastediliyor bn.)….İkinci sebebi ise, oraya gelmemin herhangi bir fayda sağlamayacağını, aksine tartışmaları normal seyrinden çıkartıp belki de zararlı bir yola sokacağı konusunda, bende uyanan kanaattir.”17 diyerek anlatır. Bu yazısında giderek TİİKP’in örgütsel anlayışından koptuğunu, TİİKP revizyonizminin sol ve sağ oportünizmini sistemli bir şekilde eleştirdiğini görmekteyiz. Ve yine Kemalizm konusunda da giderek netleştiğine ve Kemalizmi çözümlemede bir sıçrama yaptığına tanık olmaktayız. Yazısının sonunda yer alan şu satırlar bu sıçramanın somut bir ifadesidir: “Kemalizm konusunda, metindeki görüşlere katılmıyorum. Kemalizm kurtuluş savaşının içindeyken emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya ve karşı devrimciliği temsil etmeye başlamıştır. Halka ve komünistlere alçakça düşmanlık gütmüş ve onlardan gelen her hareketi gaddarca ezmiştir. Mao Zedung’un Yeni Demokrasi kitabına aldığı dipnotunda, Stalin de bundan söz ediyor. Ayrıca Şnurov’un kitabındaki bilgiler son derece öğreticidir. M. Kemal’in ‘tam bağımsızlık ilkesi’ pratikte (1938’e kadarki iktidar döneminde) görüldüğü gibi, emperyalizme teslimiyet, yarı sömürgeciliği seve seve kabullenmektir. M. Kemal’in Sun Yat Sen ile kıyaslanması doğru değildir. Olsa olsa Çan Kay-Şek’le kıyaslanabilir.”18
1971 yılı sonlarında TİİKP’nin kongre yapması gündeme gelir. TİİKP Merkez Komitesi kongrenin Aralık 1971’de yapılması düşüncesindedir. İbrahim Kaypakkaya ise 1-15 Ocak 1972 tarihleri arasında toplanmasını önerir. 7 Aralık 1972 tarihli “Bir Köylük Bölgedeki Yönetici Yoldaşlara Mektup” adlı yazısı bu dönemde kaleme alınır.
Bu kitapta yer verdiğimiz yazılarının tarihlerinden; onun zaman kaybetmeksizin kongreye hazırlanmaya başladığını görmekteyiz. Hedefi, TİİKP içerisinde ileri çıkan militan kadroları etkilemektir. Bu amaçla; TİİKP’den ayrıldıktan sonra, Kaypakkaya önderliğinde oluşturulan Koordinasyon Komitesi’nce yeniden gözden geçirilen (kendisinin de “revizyonizmle örgütsel ayrılıktan sonra aslına bağlı kalınarak yeniden kaleme alındı” diyerek ifade ettiği) yazıları hazırlar.
İlk yazısı Kürt sorununu detaylıca incelediği, Aralık 1971 tarihli “Türkiye’de Milli Mesele”dir. Daha sonra ise tarih sırasıyla Ocak 1972’de peşpeşe üç yazı kaleme alır. “Başkan Mao’nun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım” başlıklı ve silahlı mücadeleyi irdeleyen makaleyi, Parti anlayışına ilişkin olarak, “TİİKP Program Taslağının Eleştirisi” başlıklı makaleyi ve Kemalizmi inceleyen “Şafak Revizyonizminin, Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı Yılları, Savaş Sonrası Ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri” başlıklı makaleyi kaleme alır.
Bu sıralarda TİİKP’ten kopmayı düşünmektedir. Muzaffer Oruçoğlu, bu süreci, “İbo TİİKP’den ayrılmamız gerektiğini ileri sürdü…TİİKP’le aramızda temel görüş ayrılıkları olmasına rağmen karşı çıktım. 1972’nin kış aylarında, Tunceli ve Kürecik’te İbo’yla aramda şiddetli tartışmalar oldu. İbo, parti kongresinin anti-demokratik bir tarzda düzenlendiğini, buna katılmanın, bize zaman kaybından başka bir şey getirmeyeceğini, ayrılığımızı ilan etmemiz gerektiğini savundu.”19 diye anlatmaktadır.
7-8 Şubat 1972 tarihinde Muzaffer Oruçoğlu ile beraber DABK toplantısını yaparlar. Toplantıya komitenin diğer üyesi hasta olduğu için katılamamıştır. Toplantı sonucunda “DABK Şubat Kararı”nı kaleme alır. Kararlarda, daha önceden çeşitli kereler eleştirdiği TİİKP’ne karşı sistemli eleştirilerini tekrarlar. Bu durum TİİKP önderliğini oldukça rahatsız eder.
Kaypakkaya için ölüm kararı öneren mektuplar yazılır.20 Bunun için çeşitli hazırlıklar yapılır. Ancak tesadüf eseri bu hazırlıkları atlatarak,21 M. Oruçoğlu ile birlikte Doğu Perinçek’le görüşmeye gider. 26 Mart 1972 tarihinde Söke’de görüşme yapılır. D. Perinçek’le arasında yaşanan oldukça sert tartışmalardan sonra TİİKP’ten koptuğunu ilan eder.
Bu kopuş sonrasında Haziran 1972 tarihli “Şafak Revizyonizmi İle Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni Ve Gelişmesi TİİKP Revizyonizminin Genel Eleştirisi” başlıklı makalesini kaleme alır. TİİKP’ten koptuktan sonra hızla yeni bir örgütlenmenin temellerini atar. Aynı zamanda önceki yazılarını gözden geçirir. Bu yazılarda ileriye sürdüğü tezler doğrultusunda, yoldaşlarıyla birlikte Türkiye Komünist Partisi Marksist Leninist’i ve onun askeri örgütlenmesi olan Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu’nu; aynı zamanda da TKP/ML’nin komsomol örgütlenmesi Türkiye Marksist Leninist Gençlik Birliği’ni kurarken, bu kitaptaki makalelerde ifade ettiği programatik görüşler doğrultusunda pratiğini şekillendirir.
Bu yazılarında Türkiye devriminin yolunu, karakterini incelemiş ve sınıf analizine dayanarak önemli meselelerde Türkiye devrimi için senteze varmıştır. Bu senteze ulaştığı, yazılarında oldukça açık/net olan Kaypakkaya’nın; devrimci yönteminin, meseleleri bilimsel ele alışının, olaylara ve olgulara sınıfsal açıdan yaklaşmasının iyi kavranması gerekir. Devrimci mücadele içerisindeki tutumunu genel olarak pratikte en ilerici olana göre belirlediği, bu tavrı kapsamında da sürekli bir teorik hesaplaşma yaşadığı görülmektedir. Örneğin; sosyo-ekonomik yapı tahlilini politik devrimci mücadelesinin belli bir aşamasında olgunlaştırmıştır. “Çorum İlinde Sınıfların Tahlili” ve “Kürecik Bölge Raporu” gibi çalışmalar, teoriyi pratikten çıkardığına örneklik teşkil ederken, mücadeleye ilişkin geliştirdiği tezlerle yön verdiği hareket ise teoriyi tekrar pratiğe yansıttığının somut ifadesi olmuştur. Bütün bunlar O’nun sürekli bir araştırma-inceleme-sorgulama pratiği içerisinde olduğunu ve bu pratiğinden çıkardığı sonuçları sentezlediğini göstermektedir.


Bu, O’nun ileriye sürdüğü tezlerin anlaşılabilmesi açısından önemli bir olgudur. TİP içinde yer alması, zamanla farklılaşması, MDD akımı içinde yer alması ve zamanla farklılaşması, MDD içindeki ayrımda beklenenin aksine DEV-GENÇ dışında ve şiddet konusunda daha pasif bir tavır içinde olan PDA içinde kalması, burada ayırıcı ve bir o kadar da Kaypakkaya’yı Kaypakkaya yapan, onun ileriye sürdüğü düşüncelerinin ve bu anlamda elinizde somutlanan yazıların bilimsel bir temele oturması, bizzat pratik içerisinde olgunlaşarak, uygulanabilirliğini sağlaması açısından da önemli bir özelliktir. Bu ayırıcı özellik Marksist-Leninist-Maoist klasikleri ve dünyadaki gelişmeleri özenle okuyan, takip eden İbrahim’in teoride olgunlaşmasından, yetkinleşmesinden ileri gelir. Yani İbrahim teoriden önce pratik tutum içinde devrimci idi. Bunu zamanla hesaplaşma içinde teorik düzeyde de yerine getirdi. Bunun kavranması önemlidir.


Bu kavrandığı oranda; bu kitapta yer alan “Başkan Mao’nun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım” ve “DABK Şubat Kararları Şafak Revizyonistleri, Baş Çelişmeyi İdealist Bir Tarzda Tespit Ediyor” gibi yazılarında irdelediği Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının tespiti ve bu tespitin bilimselliği, bu bilimselliğin kökenleri yeterince anlaşılmaz. Bu nokta önemlidir. Çünkü ekonomik-toplumsal statünün niteliği, devrimin karakteri ve perspektifleri sorunuyla doğrudan ilişkilidir. Bu sorunun tahlilinden sonradır ki diğer sorunlara tam açıklık getirilebilir. Demek ki, sosyo-ekonomik yapı işin anahtarıdır. Bu kitapta yer alan yazılarında ekonomik yapı tahlilinde Marksizm-Leninizm-Maoizmin evrensel ölçütlerini ulusal somuta uygulayarak, hem kendisini dogmato-revizyonizmden ve hem de bunun tersyüz edilmiş karşıt ucu sağ oportünizmden ayırır.


Ülkemiz, Kaypakkaya’nın bilimsel olarak kanıtladığı gibi, siyasi, iktisadi ve kültürel gelişmesi eşitsiz yarı-sömürge, yarı-feodal bir yapıya sahiptir. Birçok emperyalist devletin sömürü ve baskısına maruz kalan yarı-sömürge bir ülke konumundadır. Bu, yalnızca bugün değil, geçmişten, daha Osmanlı toplumu döneminden beri böyledir. Bu, devrimci yolu izleyen hemen herkesin ortak görüşüdür. Ancak sorun, ülkemizin yalnızca yarı-sömürge olduğunu, yani çeşitli emperyalistlerce talan edilip yağmalandığını kabullenmek değildir. Bu noktaya ulaşmak önemlidir, ancak yeterli değildir. Bu kabul edişin yarı-feodal çözümlemeyle tamamlanması gereklidir, bu zorunludur. İşte Kaypakkaya’yı farklı kılan ve çoğunlukla görmezlikten gelinen yanlarından birisi de; elinizdeki yazılarda oldukça berrak bir biçimde çözümlediği yarı-feodalizm gerçeğidir.
Lenin, yarı-feodal iktisadi varlaşmayı, kapitalizmin ve feodalizmin özelliklerinin sayısız ve birbirinden ayırt edilmeyen çeşitlerinin içiçe geçtiği bir sistem olarak niteler. Ödenmemiş artı-emek, doğrudan üreticiden yarı-feodal tarzla gaspedilir. Böyle bir tarzda, “kapitalizm mi egemen, feodalizm mi egemen” biçiminde bir soru sorulamaz. Lenin, bu anlayışa “bir eczacı terazisine koyup kapitalizm mi, feodalizm mi ağır basar biçimindeki bir yaklaşım, kişinin kendi budalalığını Marksizm’e atfetmesidir” diye alaycı bir üslupla karşı koyar. Bugün açısından ülkemizde var olagelen durum tam da budur. Komprador-feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu, emperyalizmin kendi varlığının temeli olan bu ilişkileri ve kapitalizm öncesi sömürü biçimlerini korumaya ve devam ettirmeye çalıştığı bir yarı-feodal statüyle karşı karşıyayız. Özellikle ülkemizde bu statünün sonucu olarak toprak sorunu, bölgelere göre değişiklik gösterse de önemli bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir. “Tarım toprakları sorunludur. Tarım topraklarında mülkiyet sorunu yaşanmaktadır. 4 milyon tarım işletmesinden 102 bininin hiç toprağı bulunmamaktadır. Bu durum özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesinde çok önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bölgede 362 bin tarım işletmesi bulunmakta olup bu işletmelerin 29 bini topraksızdır. 21 bin işletmenin toprağı ise 5 dekardan daha azdır”22 Üstüne üstlük uygulanan emperyalizm güdümlü tarım “reformları”, bırakalım köylülerin toprak talebinin karşılanmasını, giderek köylülerin açlıkla karşı karşıya kalmalarını beraberinde getirmiştir. Kırsal bölgede açlıkla karşı karşıya kalan köylüler, şehirlere göç etmiş ancak, varolan kapitalizmin komprador nitelikli olmasından kaynaklı olarak şehirlerde istihdam olanaklarının olmaması, yeni sorunları da beraberinde getirmiştir.

Herkesçe bilinir ki, emperyalizm koşullarında yarı-sömürge bir ülkede, emperyalizme rağmen iç dinamiği ile gelişen bir kapitalizmin egemenliği asla mümkün değildir. Emperyalizmin iradesi dışında da olsa fabrika yapan fabrika sanayinin, böyle bir ülkenin sanayisinin niteliğini belirlemesi gerçeklerle alay etmek olur. Türkiye’de kapitalizm “Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren dünya kapitalizminin olağan gelişme trendine uygun raya girmiş ve bunu Cumhuriyet döneminde de sürdürmüş olan Türkiye, 1929 Krizi esnasında atmış olduğu sanayi temelleri dışında, uyguladığı politikaları kendi iradesiyle geliştirememiştir. 1923-1929, 1950-1958, 1960-1979 ve 1980 ve sonraları Türkiye’deki politikaların hakim Batı ekonomilerinin çıkarları doğrultusunda şekillendirildiği açıkça izlenebilmektedir”23 olarak ifade edildiği gibi komprador karakterli bir kapitalizmdir.
Geri ülkeleri bağımlılık ağları içine alan emperyalizmin daima iki eğilimi vardır. Birincisi, emperyalizmin bu ülkelerde kapitalizmi geliştirmesi, ikincisi, kösteklemesidir. Ama aslolan ikincisidir. Eğer böyle olmasaydı Stalin’in şu sözlerinin bir anlamı olmazdı: “Tüm muti ve askeri gücüyle emperyalizm, Çin’de tüm bürokratik-askeri üst yapısıyla birlikte feodal kalıntıları destekleyen, onlara esin veren, onları besleyen ve muhafaza eden güçtür.”

Emperyalist politikalar doğrultusunda şekillendirilen Türkiye ekonomisi, kendi dinamikleri üzerinden yükselmemiştir. Emperyalizme bağımlı biçimlendiriliş sanayi sermayesi üzerinden değil, tefeci, asalak, rantiye sermayesi üzerinden olmuştur. “Bir kere hangi türde olursa olsun, bir birikim stratejisinin hegemonik olabilmesi için, toplumsal artığı büyütecek olan sınıf diliminin (yani sanayi sermayesinin) çıkarlarını veri almasına bağlı iken, Türkiye’de uygulanan ekonomi politikaları, üretken sermayeden çok üretken olmayan sınıf dilimlerinin çıkarlarını gözetti. İşçi sınıfının sırtından gerçekleştirilen radikal operasyon, sınıf hareketini bir kriz dinamiği olmaktan çıkaramadığı gibi sanayileşmenin dinamizmine de herhangi bir katkıda bulunmadı. İhracata yönelik yeni birikim stratejileri, sanayi sermayesi yerine mali sermaye ile spekülatif sermayenin genişlemesine, dolayısıyla üretmeden zengin olan küçük bir rantiye kesiminin palazlanmasına yaradı”24
Netice itibarıyla İbrahim Kaypakkaya’nın bu yazılarında bilimsel olarak ortaya koyduğu yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülke gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Böyle bir gerçekle yüzyüze olan bir ülkede o ülkenin komünistlerine düşen görev, yarı-sömürge, yarı-feodal statüden kaynaklanan anti-emperyalist, anti-feodal çelişmeleri saptamaktır. Bu gerçeği berrakça çözümleyen İbrahim Kaypakkaya; anti-feodal, anti-emperyalist çelişmelerden hareketle devrimin niteliğini burjuva demokratik devrim olarak tespit eder. Devrimimizin stratejik hedefini de emperyalizm, feodalizm ve komprador kapitalizm olarak saptar.
Kaypakkaya’nın düşünceleri de, ortaya koyduğu teorik açılımları da, günümüz koşullarını yadsıyabilecek, set oluşturacak ya da onun gerisinde kalacak özellikler arz etmemekte, tersine her Marksist-Leninist-Maoist düşüncede olduğu gibi, yeniye açık ve yeni koşullara geliştirilerek uyarlanması gereken bir sistematiğe sahiptir.

Yazılarında konuyla ilgili ortaya koyduğu tezler temel yaklaşımları ve tahlilleri itibarıyla geçerliliğini bütünüyle korurken; öte yandan bu tezlerin ileriye sürüldüğü tarihten itibaren günümüze kadar şüphesiz bazı değişimler-gelişmeler de olmuştur. Ancak bu gelişmeleri, değişmeleri, “2000 yılı programına da eğildiğimizde, 1923 yılından beri yaşanmış olan tüm bağımlılık ilişkilerinin, daha da sıkılaşmış bir biçimde sürdürüldüğünü görmekteyiz”de25 ifade edildiği gibi daha da sıkılaştığını, bağımlılığın daha da katmerleştiği anlamında kullandığımızı ifade edelim. Bu yüzden; ileriye sürdüğü tezlerin doğruluğunun; ülkemiz somutunda son yaşanan gelişmelerle bir kez daha somutlandığını/kanıtlandığını görmek şaşırtıcı olmamalıdır. Bu değişimleri kısaca özetlersek:

Emperyalizmin bugün yarı-sömürgelere ve aynı kategorideki ülkemize yüklediği görevler var. Emperyalistler, bizim gibi ülkelere hemen her alanda yoğun bir talan politikası dayatıyor. Bu politika, ülkemizin tüm kaynaklarının emperyalizm tarafından sınırsızca kullanılmasına olanak sağlayacak yeni ekonomik koşulların yaratılmasını, yarı-sömürge ülke zenginliklerinin, gelir kaynaklarının talan edilmesini, sömürülmesini, gaspını içermektedir.
Hatırlanacağı gibi; 24 Ocak kararlarına dek ekonomi, “ithal ikameci” model üzerinde yürüyordu; tekelci (uluslararası) kapitalizmin tüm yarı-sömürgelere olduğu gibi bize de, özellikle ikinci paylaşım savaşından sonra dayattıkları model buydu. Devlet eliyle desteklenen sanayinin dışa bağımlı kapitalist bir çizgide bir ölçüde geliştiği, önemli bir birikimin bağımlı sanayiye temel sağladığı doğrudur. Fakat, yarı-sömürgelerde yıllarca uygulanan bu “ithal ikameci” kalkınma modeli buralarda belli bir kapitalist gelişmeyi sağlasa da, özü itibarıyla ve esas olarak emperyalizme bağımlılığı, yarı sömürgeciliği pekiştirdi.
24 Ocak kararlarının uygulanmaya başladığı 1980’li yıllarda, bu model yerini yeni bir modele bıraktı: İhracata dayalı gelişme modeli. Bu model “neyin varsa sat” modelidir. Son yirmi yıldır uygulanan ve şimdilerde son sınırına varan bu modelle yirmi yıl önce iki haneli rakamlarla ifade edilen borçlar üç haneli rakamlara tırmanmış bulunuyor; ülke, eşine rastlanmadık borç-faiz sarmalı ile bunalımının en derinini yaşıyor. Türkiye “Dış ticaret açığında dünyada ikinci sırada…Kayıt dışı ekonomide 16.5 katrilyon ile birinci…TL en çok değer kaybeden para...Nüfusun %20.2’si sosyal güvenceden yoksun… 1 milyon sokak çocuğu ve 6 milyon çocuk işçinin var..”26 olduğu bir duruma gelmiş durumda.

Kapitalist dünya piyasası, frenleyici engellerinden kurtulmuş uluslararası sermayeye teslim edilmiş durumda. Bu arada kapitalist-emperyalist sistemin bir parçası durumundaki Türkiye için de durum aynıdır. “Yeniden yapılandırma” süreci ile tekelci sermayenin çıkarlarını sağlama almayan her şey, her ilişki biçimi, her ekonomik-örgütsel-geleneksel şekilleniş yeniden biçimlendirilip değiştirilmek isteniyor. Bunun için özelleştirme saldırısı pervasızca sürdürülmekte, gümrük duvarları kaldırılmakta, tekelci sermayenin dış hareketindeki tüm engeller yok edilmektedir.

Bunun anlamı; toplumsal üretimin emperyalistlerin üretim fazlalılığına ve iç pazarın ihtiyaçlarına göre ayarlanması ve ekonomik liberalizmin getirdiği serbestiyle iç kaynaklarımızın emperyalist tekellere peşkeş çekilmesi/hiç pahasına satılması (transferi), emeğin artı-değer, faiz, kâr vb. biçimler altında daha da insafsızca sömürülmesidir. Bunun anlamı; iç ekonomik süreçlerin, uluslararası sürecin hizmetinde sözde “verimlilik” çizgisinde tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlenmesidir. Bunun anlamı, kapitalist emperyalist ülkelerin çözemediği krizin yarı-sömürge ülkelere ihraç edilerek hafifletilmesidir. Bunun için de ilk elden yapılması gereken özelleştirme ile KİT ve benzeri kuruluşların devlet kapitalizmi niteliğine son vermek ve bu alanları sermayenin özelleştirilmiş hareket alanı haline getirmek ve bu eksende devleti her alanda küçültmektir. Ekonomiden ulaşıma oradan eğitime ve sağlığa ve hatta savunmaya dek her alanda özelleştirme politikası uygulanmakta ve bu en hayati alanlar bile tekelci sermayenin yönetimi, gözetimi ve denetimine sokulmaktadır. Bu, köleleştirmedir. Bu, dizginsiz bir boyun eğdirmedir. Yalnızca iktisadi teslimiyet değil, aynı zamanda siyasal, askeri ve bunun da ötesinde sermayenin kültürel boyun eğdirmesidir.
İşçiye, emekçiye, memura, küçük esnafa dayatılan yıkımdır; sosyal yıkımı da katlanılamaz biçimde içeren çok yönlü bir yıkım. Bu, özelleştirme üzerinden kitlesel işsizlik ve işsizliğin yaygınlaştırılması, sermayenin dış hareketi ve devlet korumacılığının bitirilmesi üzerinden kırsal nüfusun ve dolayısıyla tarımın yıkımı, IMF ve Dünya Bankası’nın direktifleriyle memurun yıkımı, esnaf ve küçük işletmecinin iflası, zincirlerinden boşanmış uluslararası sermayenin baskısı ile ülke pazarının talanıdır. Nasıl mı? İşte birkaç rakam: “Türkiye’de çalışan nüfusun %49’unu oluşturan ücretlilerin milli gelirden aldıkları pay, 1996 yılında % 25.8’di. Bu tutarın da %54’ünü kamu, kalanını özel kesim ücretlileri alıyordu. İşgücünün milli gelirden aldığı pay 1999’da %30.7’ye kadar çıkmıştı. Ama 2000 yılında tam iki puan azalma oldu ve işgücünün payı %28.7’ye düştü. Ülke milli gelirinin %10 gibi rekor düzeyde gerilediği 2001’de dehşetli küçülme toplumun tüm kesimlerinde bir refah kaybı yaratmakla beraber, krizden en fazla etkilenen kesimleri, gelir piramidinin zaten altında olan ücretli kesimler, tarım kesimi ve devletin yardımına muhtaç emekli, dul, yetim kesimleri oluşturuyor. Savaş yılları bir yana bırakılırsa tarihin en yoğun işsizliğini yaşayan Türkiye’de toplumsal kesimler mutlak yoksullaşma ile nispi yoksullaşmayı iç içe yaşıyorlar”27
Öte yandan yeniden yapılandırma ile tekelci (uluslararası) sermaye ve batılı emperyalist devletlerin birikmiş borçlarının aksatılmadan zamanında ödenmesi de IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşların öngördüğü ekonomik reçeteyle güvence altına alınmaktadır. Dünya Bankası eski baş ekonomistlerinden Prof. Stiglitz’in dediği gibi: “IMF ülkenizi mezata çıkarıyor…”28 Bu kuruluşlar sermayenin dış hareketindeki herhangi bir düzensizliğe meydan vermeyecek biçimde ekonomiye müdahale ediyor ve emperyalist sermayenin giriş ve çıkışta güvenceli, rahat dolaşımını sürdürmesini düzenlemektedir.

Devlet, yeniden yapılandırma siyasetinin neden olduğu saldırılara karşı gelişecek muhtemel direnişleri, grevleri, işgalleri, toplumsal muhalefeti, sınıf hareketlerini de zor araçlarıyla etkisizleştirmeye dönük yapılandırılmıştır. Devlet, yeniden yapılandırma programının uygulanması karşısındaki direniş odaklarını ezmek ve bastırmak için öteden beri tam bir zaptiye görevi üstlenmiş haldedir. Bu nedenle Türkiye hızla silahlanmaya devam etmektedir. “2001 Yılı Silahlanma Raporu’na göre Türkiye 8.9 milyar dolarla silahlanmaya en çok harcama yapan 14. ülke”29dir.
Emperyalizmin bugün tepe noktası görülen “küreselleşme” ile dayatılan “yeniden yapılandırma” politikaları yalnızca ezilenlere, emeğe karşı değil, aynı zamanda birkaç düzine uluslararası tekelin daha küçük birçok tekele de saldırı hareketidir. Ancak, sermayenin emeğe saldırısı aslolandır. Tüm dünya birkaç düzine tekel tarafından talan edilmektedir. Brezilya’yı, Arjantin’i ve son yıllarda ülkemizi de içine alan bunalımın temelinde yatan emperyalizmin yeni ilişki biçiminin yarı-sömürgelere dayattığı çizgidir. Yarı-sömürgelerdeki mali krizler “küreselleşmenin” saldırılarıdır.
Emperyalizmin yarı-sömürgelere uyguladığı/uygulattırdığı politikaların neden olduğu yıkım ve değişim Türkiye’de de önemli noktalara ulaşmış durumdadır. Türkiye’de ekonomi yönetimi siyasal iktidarın etkinlik sahasının dışına çıkartılmak istenmektedir. Bu, emperyalizmin son yıllarda geliştirmek istediği yeni bir doktrin olarak sunulmaktadır. Bu eski doktrin, günümüzde yarı-sömürgelerde emperyalist sömürünün yaygınlaşması ve derinleştirilmesi amacıyla “yeniden yapılandırma” adı altında uygulamaya sokulmuş durumdadır. Bu politikaların sonucu olarak işçi ve emekçi kesimlerin hak alma mücadelesi parçalanması ve sömürünün en vahşi tarzda gerçekleştirilmesi sağlanmaktadır.
Türkiye’de ekonomi ile ilgili kurumların başına IMF, DB ve ABD ile ilişkili “uzmanlar” yerleştirilmektedir. Ve siyasi iktidarın bu kurumlara talimat vermesi engelleniyor. Sadece görüş alış-verişinde bulunacağı benimsenmiş durumda. IMF ile ilişkilerde de siyasal iktidarın tüm görevleri IMF tarafından saptanmakta ve iktidar bunları uygulamakla görevli hale gelmektedir. TC’nin yaptığı tüm anlaşmalarda da aynı ilişki geçerlidir. Bilinmelidir ki, bu “yeni” hukuk gerçekte bir hukuk değil, egemen olanın tüm ilişkide esas söz sahibi olmasıdır. Efendi uşak ilişkisinde esas ilke budur. Bu esas ilke çerçevesinde emperyalizm politikalarını en rahat bir şekilde nasıl uygulayabilecekse bunu hayata geçirmektedir.

Yarı-bağımlı devletlerde bürokrasinin işlevi arttırılmakta, her şey emperyalizmin çıkarlarına ve istemlerine uygun hale getirilmektedir. Böylece halkın ve kimi egemen sınıf kliklerinin siyasal iktidar üzerindeki etkisi de en aza indirilmek istenmektedir. Bu da yarı-sömürge ülkeler ile emperyalizm arasındaki ilişkinin gerçek karakterinden başka bir şey değildir.
Ve hiç kuşkusuz ki; tüm bu süreçte yaşadıklarımız şu gerçeği bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır: Her sınıflı toplumda o toplumun yapısını belirleyen temel çelişme üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişmedir. Bu çelişme çözülmedikçe toplum bir aşamadan diğer bir aşamaya geçemez. Yani nitelik değiştiremez. Bu çelişmenin sınıfsal iradesi ise, üretici güçlerin gelişmesini sağlayacak yeni üretim ilişkisini temsil eden sınıflar ile üretici güçlerin önüne engel olarak dikilen eski ve köhnemiş üretim ilişkilerinin tamamladığı sınıflar arasındaki çelişmedir. Türkiye’de toplumsal gelişmenin motorunu sağlayan temel çelişme, artık aşılması zorunlu hale gelmiş olan eski üretim ilişkilerini temsil eden emperyalizm, komprador kapitalizm ve feodalizm ile üretici güçlerin hızla gelişmesinden yana olan proletarya, köylülük, kent küçük burjuvazisi ve milli burjuvazi arasındaki çelişmedir. Temel çelişmenin tutucu yanını emperyalizm ile onun yerli uşakları olan komprador burjuvazi ve feodalizmin artıkları olan büyük toprak ağaları arasındaki ittifak oluşturmaktadır. Bu sınıflar, yarı-sömürge, yarı-feodal iktisadi yapının egemenleri ve temsilcileridir. Bu iktisadi yapının üzerinde yükselen yarı-sömürge devlet; emperyalizmin uşağı bu iki yerli sınıfın halk sınıflarını baskı altında tutmasının, ezmesinin ve sömürmesinin aracıdır.
Bir toplumdaki temel çelişme, o toplumdaki, toplumsal devrimin niteliğini ve karşı-devrim ile devrim kamplarının sınıfsal içeriğini belirler. Türkiye’de temel çelişmenin bu şekilde oluşması toplumsal devrimin henüz burjuva demokratik devrim aşamasında olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye toplumunun iktisadi yapısı ve buna dayanan sınıfsal güçler mevzilenmesi, sosyalist devrimin doğrudan gündeme getirilmesini engellemektedir. Türkiye henüz burjuva demokratik devrimini gerçekleştirmemiş, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir toplumdur. Diğer yandan, Türkiye devletinin çok uluslu bir devlet olarak kurulması ve pazar çıkarları uğruna Kürt ulusunun azgın bir ulusal baskı altına alınmış olması da, bir başka demokrasi sorunu olarak gündeme girmektedir.

Tüm bunlardan ve İbrahim Kaypakkaya’nın net ve berrak çözümlemelerinden hareketle toplumumuzdaki başlıca çelişmeleri sıralarsak:
Toplumumuzda dört başlıca çelişme mevcuttur:
1) Feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişme,
2) Emperyalizmle halk yığınları arasındaki çelişme,
3) Burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişme,
4) Hakim sınıfların kendi aralarındaki çelişme,
Bunlar başlıca sınıfsal çelişmelerdir. Ve toplumun ileriye doğru hareketinin değişik yönlerini tanımlamaktadır. Bunlardan halk yığınlarının feodalizm ve emperyalizmle olan çelişmeleri demokratik halk devriminin sonucunda tamamıyla çözülecektir. Ne var ki proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişmenin tam anlamıyla çözümü ancak sosyalist devrim ile mümkün olabilecektir. Hakim sınıfların kendi iç çelişkileri ise, bunlar (yani komprador burjuvazi ve büyük toprak ağaları) iktidardan alaşağı edildikleri ve iktisaden tasfiye edildiklerinde doğal olarak ortadan kalkmış olacaktır.
Bu başlıca çelişmelerden biri, diğerinin gelişimi ve çözümleri yolundaki mücadele süreci üzerinde tayin edici etki icra eder. Bu, toplumdaki baş çelişmedir, Türkiye’de baş çelişme şu an “feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişme”dir. Çünkü feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişme diğer başlıca çelişmeler üzerinde tayin edici bir etki icra etmektedir. Önce halk yığınlarının emperyalizmle olan çelişmesini ele alalım. Ülkemizde şu anda emperyalizmin doğrudan işgali altında değildir. Emperyalist sömürü ve talan onun ülke içinde uşaklığını yapan egemen sınıflarca yürütülmektedir. Dolayısıyla, emperyalizme karşı yürütülecek mücadele mevcut durumda ancak içteki baş çelişmenin kavranmasıyla mümkündür. Feodalizme indirilecek her darbe, emperyalizmin ülke içindeki ayaklarını kesmek demektir. Feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişmenin belirli bir keskinlik seviyesine ulaşmasından sonra muhtemeldir ki, emperyalistler uşaklarını koruyabilmek için doğrudan müdahale etmek zorunda kalabilirler. Böylesi bir durumda ise, emperyalizmle mücadele halkımız açısından pratik bir sorun olarak gündeme gelecektir. Diğer yandan feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişmenin çözüme doğru gelişmesi burjuvazi-proletarya çelişmesini güçlendirecek ve olgunlaştıracaktır. Çünkü feodal ve yarı-feodal üretim ilişkilerinin yıkımına doğru olan bir gelişme kaçınılmaz olarak iki modern sınıf olarak burjuvazi ve proletaryayı güçlendirecek, bu gelişmenin çözümü ise ancak anti-feodal devrimin başarılmasıyla gündeme gelebilecektir.

Feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişmenin baş çelişme olması değişmez bir durum değildir. Örneğin ülkemizin emperyalizmin (tek veya toplu olarak) işgali altına girmesi durumunda milli çelişme ön plana çıkacak ve diğer çelişmelerin gelişimi üzerinde, belirleyici bir etki icra eden bir baş çelişme haline gelebilecektir.

Baş çelişmenin tespiti, komünistler için kavranacak halkayı bulmak açısından önemlidir. Dolayısıyla, bugün ülkemizde feodal kalıntılara karşı mücadele diğer bir deyişle doğrudan toprak devrimi için mücadele, sınıf mücadeleleri içinde kavranacak esas halkadır. Ancak bu çelişmenin çözümü için verilecek mücadele sayesindedir ki, diğer başlıca çelişmeler daha da olgunlaşacak, keskinleşecek ve demokratik devrimin son aşamasına doğru, bir bütün olarak, emperyalizm-feodalizm ve komprador kapitalizm ile halkımız arasındaki temel çelişme nihai çözümü için gündeme gelecektir.
Devrimin yolunu ve karakterini, ülkenin ekonomik-siyasal yapısını tahlil ederek net bir biçimde ortaya koyan Kaypakkaya; Kemalizm tahlilinde bu analizini daha da derinleştirmiştir. Çünkü Kemalizm tahlili aynı zamanda ülkeye egemen olan, devlet iktidarını elinde bulunduran sınıfların ve ülkenin sosyal-siyasal yapısının tahlilidir. Türkiye’yi, yarı-sömürge yarı-feodal bir ekonomik-siyasal yapı olarak belirleyen Kaypakkaya, bunu somut araştırmalara dayandırmıştır. Beş yıllık profesyonel mücadele tarihi, teoriyi pratikten çıkarma Marksist-Leninist-Maoist anlayışının somut bir yansıması olarak elinizdeki yazılarda ortaya konmaktadır.

Yarı-sömürge yarı feodal ülke gerçeğinden hareketle, devrimin karakterinin demokratik devrim olduğunu, proletarya önderliğinde gerçekleştirilecek olan devrimin, emperyalizm ve proleter devrimler çağında, burjuva demokratik devrim değil, demokratik halk diktatörlüğü ve buradan ise kesintisiz olarak sosyalizme geçilmesini savunur.
Kemalist devrimin “burjuva demokratik devrimi” tamamladığını iddia edenlere karşı, emperyalizm ve proleter devrimler çağında, burjuvazi önderliğinde burjuva demokratik devrimler çağının kapandığını ve bu görevin artık proletaryanın omuzlarında olduğunu net bir şekilde ortaya koyar. Kemalizmin sınıfsal tahlilinin önemi burada ortaya çıkar. Çünkü Kemalizmin sınıfsal karakteri, “ilerici”, “küçük-burjuva” ya da “Türk ulusal burjuva” olarak saptandığında, onun önderlik ettiği kurtuluş savaşı da “anti-emperyalist” olarak nitelendirilecek ve proletaryanın bu anti-emperyalist savaşı desteklemesi de istenecektir. Çünkü anti-emperyalist karakterli bir sınıf, feodalizmi tasfiye edecek, yani, burjuva demokratik devrimi tamamlamış olacaktır.
Ülkemizde pek çok anlayış, Kemalizmin sınıf tahlilini yanlış saptamaları sonucu soruna böyle yaklaşmışlardır. Kemalizmin söylemlerine hep sıcak bakmışlar ve Kemalistlerin burjuva demokratik devrimi gerçekleştirdiği, feodalizmi tasfiye ettikleri sonucuna varmışlardır. Onlar, emperyalizm ve proleter devrimler çağında, burjuva demokratik devrimine burjuvazinin önderlik edemeyeceği şeklindeki Marksist-Leninist-Maoist teoriyi böylelikle açık bir biçimde reddetmişlerdir.
İşte Kaypakkaya, ilk defa Kemalizmin sınıfsal karakterini net ve berrak biçimde ortaya koyan; Kemalizm konusunda 50 yıllık kör suskunluğu parçalayan yegane kişi olmuştur. Yığınlar, emekçiler ve Türkiye Devrimci Hareketi on yıllarca Kemalizmin kuyruğunda ilerledi. Gençlik ve aydınlar Kemalist ideolojinin esiri oldu. Her yanda Kemalizme teslimiyet egemendi. Kemalizme ilerici, devrimci payeler biçiliyor, herkes daha çok Kemalist gözükmek için birbiriyle yarışıyordu. Küçük-burjuva “sol” örgütler bile Kemalizm karşısında ellerini iki yana düşürüyor ve ona devrimcilik yakıştırıyorlardı.
Kemalizm hayranlığının her yanı sarıp sarmaladığı bir ortamda, ruhların Kemalizm ateşiyle on yıllarca ateşlendiği bir sürecin yaşandığı bir dönemde, Kaypakkaya, komünist bir itiş postulatıyla Kemalizmi kapı dışarı etti. Kemalizme var gücüyle yüklendi, yılların suskunluğunu, çöl sessizliğini bozdu.

Kaypakkaya, Kemalizmin işbirlikçi sınıf hareketini açığa çıkardı; ve ona devrimcilik yakıştıranları tepeden tırnağa eleştiri süzgecinden geçirdi. Yalnızca bu da değil, onun Kürt ulusuna ve azınlık milliyetlere uyguladığı ulusal baskıyı, akıl almaz dehşeti gözler önüne serdi. PDA saflarındaki Kemalizm hayranlığına güçlü darbeler indirdi.
Elli yıllık kasvetli hava, yeni ve cesur tezlerle aydınlanıyor, Kemalizmin asıl yüzü, onun çözümlemeleriyle açığa çıkıyor, kitleler ve devrimci hareket doğruları yakalamada ilk kez tutarlı, yalın, apaçık bir gerçekle karşı karşıya kalıyordu. Bu tezleriyle, Türkiye devrimci ve komünist hareketinin önündeki en önemli engellerden biri, tepeden tırnağa hallaç pamuğu gibi savrulmuş oluyordu. Kemalizmin sınıf karakterinin tahlili, beraberinde cumhuriyet tarihinin tutarlı bir değerlendirmesini de gündeme getirdi.
Cumhuriyet tarihinden bu yana var olagelen iktidarın, komprador burjuvazi ve büyük toprak ağalarının faşist diktatörlüğü olduğunu; faşizmin ülkemizde başından bu yana devlet şekli olarak hüküm sürdüğünü; şu ya da bu hükümetin işbaşına gelmesinin devletin faşist niteliğini değiştirmediğini; parlamentonun sadece maske işlevi gördüğünü oldukça net bir biçimde ortaya koyarak bu alanda da önemli çözümlemeler yaptı. Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde faşizm, emperyalizme bağımlı sınıfların, yani komprador burjuvazi ve toprak ağaları sınıfının ortaklaşa diktatörlüğüdür. Türkiye gibi ülkelerde faşizm süreklidir. Parlamentonun muhafaza edilip, incir yaprağı olarak kullanılması ya da kimi dönemlerde buna ihtiyaç duyulmayıp, askeri diktatörlük biçimi ile sahneye çıkılması işin özünü değiştirmemektedir.

Ülkemizdeki egemen burjuvazi yani komprador burjuvazi esasen zayıf ve güçsüzdür. Burjuvazinin bu zayıflığı ve güçsüzlüğü onu hep şiddet ve zor uygulamaya iter. Ayrıca toprak ağalarının iktidara ortak olması, onların feodal dönemin sopa ve cebrini iktidara taşımalarının nedeni olur. Böylece ülkemizde iktidar başından beri sürekli olarak faşist diktatörlük biçiminde yol alır. Örneğin son yirmi yılda yaşananlar bunun çarpıcı bir örneğini oluşturur. “Gerçekten Türkiye’de kapitalist toplumsal formasyon her üç alanda birden tıkanmış ve Türkiye burjuvazisi, tüm dönem boyunca yalnız ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve politik iktidarı açısından da önemli sorunlarla karşılaşmıştır. Bu yüzden, ekonomik istikrarın geçici olarak sağlandığı durumlarda bile siyasal ve ideolojik çekişmeler sürmüştür. Bu süreçte devlet de alternatif hegemonya stratejileri üretememiş ya da üretilenler başarısız olmuş, sonuçta sınıf iktidarını korumak üzere yeniden zora başvurulmuştur.”30

Faşizmin sürekliliği ile devrimci durumun sürekliliği birbiriyle koşutluk halindedir. Bu durum, ülkemiz koşullarının tipik yanıdır. Devrimci durumu var eden koşullar, faşizmin de sürekliliğinin varoluş koşulları olarak siyasal süreçte yaşam hakkı bulur.
Ülkemizde faşizmin bir hükümet değişikliğiyle ortadan kalktığını savunan anlayış silsilesi, yarı-sömürge, yarı-feodal ekonomik-toplumsal statüyü çözümleme gücünden uzak bir düşünce bütünselliğidir. DP Hükümeti veya 1961 anayasası ile faşizmin burjuva demokrasisiyle yer değiştirdiğini iddia eden görüş, cumhuriyet tarihini ve bugünü karanlık odalarda tahlil etmektedir. Aynı şekilde, bugünkü AKP hükümeti ve onun bir devlet politikası olduğu söylenen Avrupa Birliği hedefiyle çıkardığı Uyum Yasaları ile demokrasinin yerleşeceğini vaaz eden çevreler, faşizmin sınıfsal tahlilini çözümleme gücünü gösteremeyen, devletin yapısını kavrayamayan, öze değil söze bakan veya inanan, sınıfsal ve siyasal temele değil görünüşe aldanan ve düşüncelerinde, analizlerinde bir damla Marksizm olmayan çevrelerdir.
Bu konuya biraz değinmek gerekir, çünkü kendisini “sol” olarak adlandıran pek çok çevre de Avrupa Birliği ile ülkemize demokrasi geleceğini iddia etmektedir. Bu da devletin yoğun ideolojik saldırılarıyla birleştiğinde kitlelerin üzerinde bilinç kırılması yaratabilmektedir.
Şu bir gerçek ki; hükümet oluşundan bu yana AKP, düzen karşıtı söylemini adım adım azaltmıştır. Bu, tüm partilerin kaçınılmaz sürecidir. Hükümet olma sürecinde düzen karşıtlığını halkın desteğini almak için kullanan partiler, hükümet olduklarında gerçek rollerini oynarlar. AKP için bu süreç çok daha belirgin yaşanmıştır. Bunun nedeni AKP’nin diğer partilerden bazı farklar taşımasıydı. Bu farklar biliniyor. Ancak bu farkların biçimsel olduğu ve hükümet olunduğunda hükümet misyonunun AKP tarafından da uygulandığı görüldü. AKP’nin ehlileştirilmesi süreci belli sancılara da neden olmuştur. Çünkü sorun, salt AKP yönetimi değil bütün olarak partinin kendisidir. TSK ile ve “laik” kesimlerle yaşanan zıtlaşmalar ve kimi zaman ülke gündemine oturtulan gerginlikler AKP’nin ehlileştirilmesinin hamleleri olmuştur. Baş örtüsü konusu, protokol krizleri, kadrolaşma tartışmaları tamamen böyle meselelerdir.
AKP’nin AB ile ilişkisi de görünürde güçlü hükümet imajı vermekten öteye gidememiştir. Hem Kıbrıs hem de AB üyeliği sorununda ipleri ellerinde tutanların istemleri gerçekleşmiştir. AB’ye üyelik sürecinin “gerektirdiği” tüm politikalar AKP tarafından, Türkiye’deki egemen güçlerin benimseyebileceği çerçevede savunulmuştur. Genelkurmayın kimi serzenişleri ise görüntü olmaktan ibarettir.

AB politikası Türkiye’de demokratikleşmenin ve ekonomik sorunların çözümü olarak sunulmaktadır. Bu savunu içinde kimi uyum paketleri çıkarılmıştır ve bunun devam edeceği de biliniyor. AKP bu uyum paketlerini, AB üyeliği için değil Türkiye için çıkardığını açıklayarak aldatmacayı ileri bir seviyeye çıkarma çabasındadır. Oysa, ne bu uyum paketlerinin ne de AB’nin kendisinin demokratikleşme ile ilgisi vardır. AB’ye üyelik Türk egemen sınıflarının ve ABD’nin çıkarları ile ilgilidir. Türkiye işçi ve emekçi kesimleri için esasta hiçbir kazanım sağlamayacaktır. Bu gerçeği AB ülkelerinde uygulanmakta olan işçi ve emekçi haklarının gaspından ve sosyal devlet olgusunu ortadan kaldırmaya dönük yasal düzenlemelerden görebiliriz.
AB üyeliğinin odağında, Türk egemen sınıflarının Avrupa’nın hakim olduğu pazarlardan pay alma isteği ile bu üyeliğin şartlarının Avrupa’daki politik gücün Türkiye politikasındaki etkinliğinin artması olgusu bulunmaktadır. AB üyeliği konusunda Türkiye’de zaman zaman ortaya çıkan tereddütler ve tartışmalar bu iki olgunun karşı karşıya gelmesinden kaynaklanmaktadır. ABD’nin de bu tartışmalara aynı merkezden Türkiye lehine katıldığını biliyoruz. Özellikle Türk ordusunun misyonu konusunda bu tartışma kimi zaman keskinleşmektedir.
Bilinmez mi ki, aslolan devlettir, onun yapısı ve niteliğidir. Hükümet yalnızca işin dekorudur. Devletin sınıfsal temelinin faşizm özelinde yükseldiği yerde hükümetin, egemen çevrelerin siyasal temsilcisi hükümetin faşist olmaması olası mıdır?
Hükümet, kompradorların ve toprak ağaları sınıfının siyasal temsilcisidir. Devlet de bu sınıfların ortaklaşa diktatörlüğü olarak şekillendiğine göre; siyasal temsilciler temsil ettikleri sınıfların güzergahında yürümek zorundadırlar. Egemenler, bu temsilcilerden desteklerini çektikleri an, hükümet boşlukta kalır, boşlukta asılı duran bir avizeye benzer.
Kaldı ki, şu ya da bu hükümete demokratik payesi biçenler, yaşamın da kanıtladığı gibi, defalarca yanıldıklarını anladılar. Zira faşizm, ülkemiz koşullarında salt basit bir hükümet etme şekli değildir, bir devlet biçimidir.
Bu demektir ki; ülkemizde komprador burjuvazi ve toprak ağalarının var olduğu ve yerini bir devrimci diktatörlükle, ya da çok daha anlaşılır bir deyişle, halkın aşağıdan gelen doğrudan zoruyla, yani demokratik halk diktatörlüğü ile değiştirmediği sürece faşizm de var olacaktır.
Dolayısıyla, ülkemizde anti-faşist, anti-emperyalist ve anti-feodal mücadelenin sınıfsal muhtevası aynı zemin üzerindedir; yani aynıdır. Avrupa Birliği üyeliği ile Türkiye’ye demokrasi geleceğini söylemek büyük bir yalandır. Türkiye’ye demokrasi gelecekse bu ancak aşağıdan yukarıya bir devrimle gerçekleşecektir. Bu, asla unutulmamalıdır.

Hiç şüphe yoktur ki, Kaypakkaya’yı Kaypakkaya yapan nedenlerden biri de, yıllardır Türk şovenizminin etkisi altında kalarak sosyal şovenizmin batağına saplanmış, Türk egemen sınıfların ezilen uluslara yönelik soykırım ve ulusal baskılarını meşru gören, başta da Kürt ulusunu yok sayan anlayışlara, proletaryanın bilimsel öğretisi Marksizm-Leninizm-Maoizm ilkeleri ışığında büyük bir darbe vurması ve bu konuda proletaryanın gerçek bakışının ne olması gerektiğini net bir şekilde işçi sınıfına ve ezilen emekçi kitlelerine göstermesi ve proletaryanın ezilen ulus sorunundaki tavrına bilimsel bir açıklık getirmesidir.
Belli bir süreden beri güncelleşip Türkiye’nin siyasal gündemini işgal eden ulusal sorun ve özel planda da Kürt ulusal sorunuyla ilgili en zengin, en kapsamlı doğru ilkeleri ilk kez, herkesin sustuğu, derin sessizliğe gömülü olduğu bir dönemde, yani bundan 30 yıl önce Kaypakkaya ortaya koydu. Kürt kelimesinin kullanımının bile cesaret istediği bir dönemde, tıpkı Kemalizm sorununda olduğu gibi bu sorunda da gerçekleri apaçık ve yalın bir şekilde dile getirdi. Marksizm-Leninizm-Maoizmin genel, vazgeçilmez temel ilkeleri, başka sorunlarda olduğu gibi ulusal sorunda da yaratıcı ve doğru bir tarzda Türkiye gerçeğine uygulandı. Gerek ezen ulus-burjuva gerici ulusalcılığına ve gerekse de ezilen ulus-burjuva ulusalcılığına en etkili darbeleri indirdi.
Bu gerçeği hakim sınıfların akıl hocalarından ve MHP geleneğinin eski kadrolarından Avni Özgürel, üstelik TC faşizminin nasıl bir beladan “kurtulduğunu” ifade ederek, şöyle dile getiriyor: “Abdullah Öcalan ideolojik formasyonu zayıf biri. Ama Türkiye’de o dönemde İbrahim Kaypakkaya diye ideolojik formasyonu çok güçlü biri de vardı. Eğer Kürt hareketi düşünce alanında onun gibi radikal bir kadronun kontrolünde olsaydı, Türkiye’de çok sıkıntı yaşanırdı. Onunla mücadele etmek zorlaşırdı.”31
“Milli Mesele” konusuna yöneldiğinde, özellikle Kürt Ulusal Sorunu bu denli yakıcı ve güncel değildi. Buna karşın sorunu çok yönlü olarak değerlendirmiş, proletaryanın bakış açısını genel ilkeler temelinde ele aldığı gibi özeli ve hatta uzak görüşlülüğün bir ürünü olarak, günümüzdeki sorunu da olası gelişmeler içinde inceleyip, Marksist-Leninist-Maoistlerin meseleye nasıl yaklaşması gerektiğini ortaya koyarak, detaylı bir şekilde çözümlemeler yapmıştır. O, başta Kürt ulusu olmak üzere, diğer azınlıklara uygulanan baskının en kararlı, en amansız düşmanıdır. Bu gerçeği yukarıda ortaya koyduğumuz 30 yıl önceki tezlerle de ilk ortaya koyma uzak görüşlülüğüne sahiptir.
Şurası açık bir gerçek ki, yıllardır Kürt ulusu üzerinde acımasız bir ulusal baskı, vahşet ve sömürü uygulanmaktadır. Türk burjuva ve toprak ağalarının geçmişten bu yana Kürt ulusu üzerinde uyguladığı ulusal baskı ve katliamlar, günümüzde de ardı arkası kesilmeyen vahşetle sürüp gitmektedir. Böyle bir manzara karşısında kayıtsız kalmak bağışlanmaz bir suç, iğrenç bir şovenizmdir.

Türkiye Kürdistanı’nda iğrenç katliamlara dönüşen Türk egemen sınıflarının zulmüne tavır almayan kişi veya kişiler demokrat dahi olamazlar. Kürt ulusal hareketinin tarihten gelen haklılığı öncelikle kabul edilmelidir. Fakat bu kabul edişin Kürt burjuva milliyetçiliği savunusu biçimine bürünmesine; proleter öncü ortak olamaz. Sınıf bilinçli proletarya, bu harekette ilerici olanı desteklemekle yetinir, daha öteye gitmez.
Kürt ulusal hareketi, yıllarca süren bir silahlı mücadele sonrası ulusal devrimci zeminden, ulusal reformist zemine kaymıştır. Gelinen aşamada, “Özgür Kürdistan” hedefinden vazgeçerek, geri düzeyde çeşitli talepler ileriye sürmektedir. Bu istemlerde desteklenecek ve desteklenmeyecek yanlar vardır. Ulusal hareketi, proleter hareketin müttefiki yapan, onun milli zulme tavır alışı, egemen ulus zulmüne karşı silahlı mücadele yürütüşü, Kürt ulusunun ulusal demokratik taleplerini dile getirip, bu uğurda mücadele etmesidir.

Burjuvazinin kendi istemleriyle ortaya çıkması, bu istemlerin koşulsuzca destekleneceği anlamına gelmez. Burjuvazinin istemleri olduğu gibi proletaryanın da kendi istemleri vardır; proletarya da bu istemlerle ortaya çıkar ve çıkmaktadır. Proletarya burjuvazinin kendi istemlerini koşula bağlı olarak ele alır; kendi sınıf menfaatlerine uygun düşenleri ve devrimi geliştirip güçlendirecek olanları destekler. Her kim ki bu koşula bağlılık ilkesini gözardı eder; bilinsin ki, bu koşulsuz destek; proletaryanın, burjuvazinin siyasetine boyun eğişi ve kuyruğuna takılışı olacaktır. Zira, burjuvazi için önemli olan, “ulusu kendi çıkarları için örgütlemek”, “pazara hakim olmak”, kendi ulusunun gelişmesini sağlayarak, kendi istemlerini proletaryanın istemlerinin önüne geçirmektir. Proletarya için önemli olan ise, enternasyonal proletaryanın sınıf menfaatlerini korumak ve kendi sınıfının gelişmesini sağlamaktır.
Eğer proletarya ezilen ulus milliyetçiliğinin demokratik özünü, yani “ilerici” yanını desteklerken, aşırı davranışlara girerse, bilinsin ki, bu noktadan sonra, milliyetçiliği güçlendiren yola sapmıştır. Dolayısıyla proletarya aşırı davranışlardan kaçınmak zorundadır. Evet, bizler zora dayanan bağlar gördüğümüz an, ayrılma hakkında direniriz, ancak sınıfsal soruna oranla ulusal sorunun ikincil derecede kaldığını da asla unutmayız. Dolayısıyla, bizden gözü kapalı, kayıtsız-şartsız ulusal sorunu desteklememizi isteyenlere cevabımız hayır olacaktır.
Ne sınıf bakış açısı terk edilip kızıl bayrak elden düşürülmelidir ne de Kürt ulusal burjuva hareketinin demokratik muhtevasını desteklememek gibi bir yolda yürünmelidir. Leninist hat budur.
Öyleyse, siyasal meseleleri salt Kürt Sorunu açısından değil, Türkiye devriminin sorunları açısından formüle etmek Komünist Partisi’nin önündeki vazgeçilmez görevdir. Evet, ezen ulus şovenizmi ve sosyal şovenizmle amansızca ve hararetle mücadele edilmelidir, ancak bu yapılırken, sınıf bakış açısı elden bırakılmamalıdır.
Kaypakkaya’nın bu yaklaşımlarından hareketle Kürt Ulusal Hareketi’nin bugünkü durumun değerlendirdiğimizde şu saptamaları yapabiliriz. Bugün Kürt hareketine yön veren “İmralı Manifestosu”nun özü, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını’nın reddidir. Kürt ulusunun demokratik taleplerini, ulusa ait bazı kırıntılara indirgemektedir. Bu reformizm Kürt ulusal sorununun çözümünü sağlayamaz. Kürt ulusal hareketi “barış” adı altında teslimiyeti dayatmaktadır.
Bu durumda komünistlerin görevi, yalnızca bu reformist siyaseti deşifre etmek değil, aynı zamanda Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nı kayıtsız şartsız savunmak ve bu uğurda net ve berrak bir mücadele yürütmektir.
Kaypakkaya’nın yazılarında ortaya koyduğu farklı bir yanı daha vardır. Bu fark onun örgütsel anlayışıdır. Kaypakkaya doğru bir siyasal çizginin ancak doğru bir örgütsel politikayla gerçeklik haline gelebileceğini güçlü biçimde kavramıştır. Böylelikle, örgütlenmede parti örgütlenmesini esas diğerlerini tali olarak ele almış; diğerleri içinde ise silahlı mücadele örgütleri temeldir anlayışını geliştirmiştir.
Burada önemle kavranması gereken, parti örgütlenmesini temel almayan anlayışların Marksizm dışı anlayışlar olduğunu saptamaktır. Yalnızca cephe ya da yalnızca ordu vb. ile yola çıkan orta yolcu siyasetlerin doğru güzergahta olmadıklarını belirtmek gereklidir. Partisiz ordu, partisiz cephe başsız gövde, başsız ayak gibidir. Ordu ve cephe Marksist-Leninist-Maoist siyasal hatta ancak Marksist-Leninist-Maoist bir partiyle canlı, yaşayan, hareketli bir gerçek haline gelebilir.
Bu özlü gerçeğin bilincinde olarak 24 Nisan 1972’de TKP/ML’yi kurarken, parti önderliğinde ordu ve cephe anlayışında ısrarlı olmuştur. Diğer özelliklerinin yanı sıra bu yanıyla da küçük-burjuva anlayışlardan ayrı bir yere sahiptir. Parti örgütlenmesini temel alan Kaypakkaya, ordu örgütlenmesini de tüm diğer yan örgütlenmeler içinde esas almıştır. Bu noktanın da altı çizilmelidir. Yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülkedeki MLM bir parti ancak savaşçı bir parti olabilir. Silahlı mücadele biçimlerinin tüm stratejik süreç boyunca esas olduğu böyle bir ülkede varlaşan Komünist Partisi; pek doğaldır ki, barışçıllığı uzun bir dönem boyunca temel alan kapitalist ülke Komünist Parti’lerinden farklı bir zeminde yol almaktadır. Ve dolayısıyla kurduğu parti, savaşçı bir parti niteliği ile ortaya çıkmıştır. Bunun gereklerini yerine getirmesinin yolu da parti örgütlenmesi dışındaki tüm diğer örgütlenmelerde silahlı mücadele örgütlenmesini esas almaktır. Bu, ülkemiz açısından ordu örgütlenmesidir. Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) örgütlenmesi ülkemiz koşullarının dolaysızca sonucu olarak, TKP/ML önderliğinde varlaşmıştır.
Ülkemiz gerçeğinden yola çıkarak, legaliteyi tali illegaliteyi esas almıştır. Örgütlenmede legaliteye asla bel bağlamamış, savaşçı bir parti niteliğine uygun olarak illegal örgütlenme ilkeleriyle örgütsel politikasını saptamıştır. Bununla beraber, yasaların izin verdiği bütün açık faaliyetlerden yararlanmayı da ihmal etmeyen bir örgütsel-politik doğrultuyu benimsedi. Ama bu doğrultu daima ilkinin yanında tali kaldı. Şehirleri değil, kırlık bölgeleri esas aldı. Faaliyetin esas alanını buralar olarak gördü. Bu da onu her türden oportünist anlayıştan ayıran bir yandır. Ortaya koyduğu bu düşüncelerin gelişimi açısından, daha henüz PDA saflarındayken İstanbul’da “İşçi-Köylü” gazetesi bürosunda örgütlediği “köy çalışmaları”nda uyguladığı yöntem, çarpıcı olduğu kadar öğreticidir: “İstanbul’da İşçi-Köylü bürosuna gittim. Millet askerlik şubesinde sıra bekler gibi, köy çalışmalarına gönderilmek üzere sıra bekliyor. Herkes Kaypakkaya’yı bekliyor. Metin Göktürk adında bir arkadaş ‘Ben de gitmek istiyorum ama göndermiyorlar’ şeklinde bana dert yanıyor. Birazdan Kaypakkaya geldi. Metin, dertli bir eda ile ‘Bak burada seni bekliyoruz, bizi neden göndermiyorsunuz’ der demez, Kaypakkaya, o güne kadar hiç kendisinde görmediğim sert bir üslupla ‘Çek git kardeşim. Seni bir yere göndermeyeceğiz’ dedi. Şaşırdım. Akşam bir araya geldiğimizde, ‘İbrahim, Metin’e neden öyle davrandın? İyi olmadı.’ dedim. ‘Hakkında polis olduğu söyleniyor.’ dedi. Gerçi çok sonraları Metin Göktürk’ün polis olmadığı belli oldu. Ancak asıl önemlisi Kaypakkaya bana o akşam ‘Biliyor musun, ikili köy çalışması yapıyoruz, polise karşı göstermelik legal köy çalışması yapıyoruz, aslında kendi köy çalışmamız var’ deyince ben şaşırdım. Meğerse legal köy çalışmaları için milleti Ege tarafına gönderirken, ‘kendi köy çalışmalarımız’ için de Mardin’in köylerine adam gönderiyormuş.”32
Kaypakkaya’yı diğer devrimci yapılanmalardan ayıran en önemli ve en belirgin ayrışım noktası hiç kuşkusuz ki, Maoizm’dir. Bu düşünceye dayanmadan, bununla donanmadan günümüzü tahlil etmek mümkün değildir. Yalnızca Marksizm-Leninizm’i benimsemek, yalnızca Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in teorilerini temel almak yetmez; bu kabul edişin, Maoizm’i kabul ediş ve onu temel alışla bir üst düzeye ulaştırılması zorunludur.
Kaypakkaya’yı Kaypakkaya yapan en önemli noktalardan birisi onun ideolojik hattıdır. Kimi çevreler onu bu hattından soyutlayarak değerlendirmektedir. Oysa ki bu ona yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Aralık 1969 ile Ocak 1970 tarihlerinde MDD saflarındaki ayrışmadan sonra PDA içerisinde yaşanan tartışmalarda şöyle bir tavır takınır:
“Uzlaşma eğilimi”nin de yaşandığı bu ayrılığın odağında “Mao Zedung’un Fikirleri” bulunmaktadır. Zira “Doğu Perinçek ve Ömer Özerturgut” diyor, Gün Zileli “yumuşak Maoculuktan yana iken, Kaypakkaya, Şahin Alpay ve Halil Berktay keskin Maoculuktan yana idiler.”33
“Hareketimiz Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ürünüdür” diyerek TKP/ML’nin ideolojik hattının Marksizm-Leninizm’in devamı ve nitel bir aşaması olan Mao Zedung’un düşünceleri ile belirlendiğini net bir biçimde ortaya koyan Kaypakkaya’nın bu yaklaşımının oluşmasında 1970 yılı oldukça önemlidir. Çünkü bu yılda kritik gelişmeler göze çarpmaktadır. Bunlardan birincisi; 1960’lı yılların ikinci yarısında başlayan ve 1970’lerde doruğa ulaşan, dünya çapında halk hareketlerinin gelişmesi, özellikle Asya ve Ortadoğu’da ezilen hakların isyanları, ayaklanmalarıdır. Tam bu sıralarda Başkan Mao’nun “Emperyalistler Kağıttan Kaplandır” içerikli ve “Dünya Halkları, Birleşin ve ABD Saldırganları ve Onların Ortalığa Salınmış Tüm Köpeklerini Alt Edin” başlıklı 20 Mayıs 1970 tarihli mesajı yayınlanmıştır. Kaypakkaya’nın ideolojik hattının şekillenmesinde bu süreç tartışmasız etkili olmuştur. “Gün Zileli’nin, “hep birlikte sola kayıyorduk, o daha çok sola kayıyordu” dediği Kaypakkaya için Mao’nun bu mesajı “bir starttır.”34
“Gittikçe sola kayması” olarak ifade edilen Maoizme yönelmesinin nedenlerini o zaman mücadele içerisinde birlikte oldukları A. Taşyapan şu şekilde yorumluyor: “Marksist yönelimli solun her kesimi, devrim rotası tezini, Sovyet Devrimi’nin yürüyüş hattını temel esin kaynağı alıyordu. Fakat sıra Asya ve Latin Amerika devrimlerine gelindiğinde esinleniş ayrışmaya uğruyor, kimi Çin Devrimi’ne kimi Küba Devrimi’ne yöneliyordu. Düşün alanının faal devrimci bireylerinden biri olan İbrahim Kaypakkaya rotasal esinlenişte Çin’e yöneldi. Birkaç neden sayılabilir, benim açımdan dört tanesi önemli. Bir, Çin Devrimi’nin kitle tabanı güçlüdür, darbeci tezin etkisinden kopan İbrahim için bu özellik çekicidir. İki, temel güç yönüyle Çin Devrimi köylü rengini taşıyor, kırsallı olan İbrahim için bu görünüm cezbedicidir. Üç, Türkiye Devrimi’nin iki aşamalı olduğunu, ilk aşamasının milli demokratik devrimden geçeceğini savunuyor, bu modelin en belirgin temsilcisi Çin’e olan ilgisi artıyor. Dört, sürmekte olan Vietnam Kurtuluş Savaşı dönem için en güçlü devrimci sestir, temel özellikleriyle Çin Devrimi’nin rengini taşıyor, üstelik Çin’in yanı başındadır, İbrahim’i Çin Devrimi’ne yönelten çekici bir güçtür.”35
Dönemin tanıklarının anlattıklarından da hareketle gerçek bir komünist önder olmasında belirleyici bir etken olan Maoizmin anlam ve önemini burada kısaca özetleyelim:
Toplumsal yaşamın odağı sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesi de durağan, ölü, statik, donmuş bir şey değil, tam tersidir. Süregelen sınıf mücadelesi, toplumsal yaşamın yeni sorunlarını devrimci ve komünistlerin önüne koymaktadır. Yaşam yeni sorunlar, yeni çelişkiler, yeni olgularla yüklü olarak sürüp gitmektedir.
İşte Maoizm, yaşadığımız emperyalizm ve proleter devrimleri sürecinin özgün aşamasında, özgün ve yeni olandır, Maoizm, Marksizm Leninizm’in günümüzde ulaştığı düzeyin adıdır. Mao’nun Marksizmin hazinesine kattığı, yeni, canlı, özgün ve özel olanı niteler.
Marksizmin üç temel bileşeninde Mao’nun Marksizm Leninizme yaptığı katkıları gözardı ederek, günümüzde bilimin karşı karşıya kaldığı sorunları doğru temelde çözmek mümkün değildir.
Başka şeylerin yanında Mao’nun, özellikle, sosyalizmde sınıflar ve sınıf mücadelesi sorununda Marksizme yaptığı katkılar olmadan sosyalizmin problemlerini çözmek, ya da kavramak olası değildir. Eğer bugün sosyalizmde yaşanan teorik sorunları berrakça çözümlüyor ve pratikteki sonuçlarını kavrayabiliyorsak ve eğer Sovyetler Birliği ile diğer eski sosyalist ülkelerdeki geri dönüşleri açıklayıp yorumlayabiliyor ve kavrayabiliyorsak, bu, esas olarak Mao’nun sosyalist toplumun tahlili konusunda bize verdiği anahtar sayesindedir.
Proletarya diktatörlüğü altında sınıf mücadelesinin sona ermediği ve ermeyeceğini, sosyalizmin mi kapitalizmin mi kazanacağı sorusunun henüz yanıtını bulmadığını ve hemen de kolaylıkla bulamayacağını söyleyen, yine Mao’dur. Bu sorunu bilimsel bir açıklığa kavuşturarak, sosyalizmde yeni burjuvazinin geri dönüşünün temeli olduğunu ve kapitalist yolun parti ve devlet aygıtı içinde ve hem de önemli mevkilerde mevzilendiğini çözümleyen, yine Mao’dur. Kapitalist yolcuların bizzat “Komünist Partisi’nin göbeğinde” olduğunu söyleyen, yine Mao’dur. “Devrim yapıyorsunuz burjuvazinin nerede olduğunu bilmiyorsunuz,” diyen yine Mao’dur. Büyük Proleter Kültür Devrimi döneminde Mao’nun işçilere söylediği bu önemli sözünün derin anlamı ve özü iyi kavranmalıdır.
Mao biliyordu ki; yeni burjuvazinin Komünist Partisi içinde temel dayanakları vardır. Bunlar gözlüklü “komünist”lerdir. Bunlar, eski otorite sahipleri, eski kıdemli “komünist”lerdir.
SBKP içinde Kruşçev, Brejnev vb. gibi revizyonist güruhun yine ÇKP içerisinde Deng Siao Ping, J. Zemin gibilerinin gerçek yüzlerini ancak Maoizm sayesinde görebilir ve kavrayabiliriz.
İşte sosyalizm altında süregelen sınıf mücadelesi, Sovyet tecrübesi ve benzerlerini bilimsel bir süzgeçten geçiren Mao, sosyalizmin bu sorunlarını çözerek yeni ve özgün olanı, yeni ve canlı olanı tüm açıklığıyla ortaya koydu.
Yukarıda kısaca ortaya koyduğumuz görüşlerden de anlaşılacağı gibi, Mao, gerek sosyalizmin ortaya çıkan sorunlarında, gerek felsefe ve ekonomi-politik alanında yaptığı yeni ve önemli katkılarla, Marksizm-Leninizm’i MLM noktasına, günümüzde ulaşılması gereken en üst aşamaya ulaştırmıştır,
Marksizm-Leninizm ve Maoizm, yaşadığımız evrede dünya işçi sınıfının ve emekçi yığınların ideolojik gıdasını aldığı tek kaynaktır.
Sosyalist maskeli bürokratik kapitalist devletlerin gerçek yüzlerinin bütünüyle açığa çıkması dünya üzerinde sosyalizme ve sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya olabileceğine olan inanç üzerinde olumsuz bir etki bıraktı. 90’lı yılların başından itibaren kuzeyden esen bu sağ rüzgar çok kısa sürede dünya proletaryası ve ezilen halklar üzerinde olumsuz etkisini göstererek ciddi sayılabilecek etkiler yarattı. Rusya ve Doğu Avrupa’nın “sosyalist” etiketli ülkelerinde ani ve “köklü” değişikliklerle alt-üst oluşlar yaşandı. Bu koşullar altında dünyada sağcılık iyice ivme kazandı. Sosyal-Emperyalizme kumanda eden modern revizyonizmin iflası ve yenilgisi kitlelere sosyalizmin “yenilgisi” olarak sunulmaya çalışıldı.
Bunu fırsat bilen dünya gericiliği tarafından, mücadeleye atılan yığınları yolundan saptırmak ve döndürmek için her yerde, burjuva basınında sekiz sütuna manşet olarak “sosyalizmin öldüğü” şiarları, yüksek perdeden haykırılarak karşı-devrimci propagandaya ağırlık verildi. Ortalık, “Devrimlerin sonu” “proletaryanın tarihsel misyonu bitti” ve benzeri sözlerden geçilmez oldu.
Bunlar yalnızca burjuva-kapitalist dünyanın, emperyalistlerin ve tüm dünya gericiliğinin çığırtkanlıklarıdır. Her şeye karşın, ne devrimlerin sonu geldi, ne proletaryanın devrimdeki öncü rolü bitti ve ne de sosyalizm bir gereksinim olmaktan çıktı. Tüm kaos ve keşmekeş ortasında, tüm yoğun anti-komünist propagandaya karşın dünyadaki çelişmeler keskinleşmekte, devrimci dinamikler daha da güçlenmektedir.
Geçen on yıl içinde, burjuva demagogların gelecek yüzyılın ayaklanmalar yüzyılı olacağı iddiası ile emperyalist saldırganlıklara meşruluk kazandırma çabaları günümüzdeki çelişkilerin boyutunu ve gelişim özelliğini göstermektedir.
Emperyalizmin son yıllarda uyguladığı politikalar, kapitalist-emperyalist sistemin çıkmaz bir yolda olduğunu, asla sürekli bir istikrar sağlayamayacağını, ekonomik-politik istikrarsızlığın bundan sonra bu politikalarla birlikte daha da derinleşeceğini, emperyalistler arasında hemen her düzeyde çıkar çatışmalarının yoğunlaşacağını göstermektedir. Bu koşullar içerisinde, emperyalist devletlerin uzun zamandır görece uyumlu oldukları süreç tersine dönme eğilimindedir. ABD ve İngiltere darlaşan ekonomik süreçte etkin rol oynamanın kaçınılmazlığı ile diğer emperyalist devletlerle aralarındaki görece uyumu bozmaktan çekinmemektedir. BM ve NATO gibi uluslararası kuruluşların bu süreçte yıpranması bu uyumsuzluğun bir sonucudur. ABD ve İngiliz emperyalizminin politikalarında başarısız kaldıkları sürece bu uyumsuzluğun artacağı ve bunun da uluslararası kuruluşlara kaçınılmaz olarak yansıyacağı gelişmelerden de izlenebilmektedir.
ABD ve İngiltere, saldırı ve işgal politikasını Afganistan ve Irak’tan sonra Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika’nın kimi ülkelerinde de uygulama niyetini açık sinyaller vererek ortaya koymaktadır. Bu, başta ABD ve İngiltere ekonomisi olmak üzere kapitalist-emperyalist sistemin; emperyalistler arası hegemonya savaşının zorunlu hale gelmiş politikasıdır. ABD ve İngiltere bu yönelimini devam ettirecektir. Ekonomik koşullar bunu gerektirmektedir. Bu emperyalistler arasındaki uzlaşmazlığın gelişme eğiliminin süreceğini göstermektedir.
Emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi bloklaşma sürecini de beraberinde geliştirmektedir. ABD ve İngiltere ortaklığı, başını Almanya ve Fransa’nın çektiği AB devletleri ve inisiyatifin Rusya ve Çin’de olduğu Şangay altılısı gruplaşmaların bu aşamadaki görüntüleridir. Bu ilişkiler hegemonya savaşını merkeze alan ilişkilerdir. Bunun dışındaki birlikler genelde ekonomik ve bölgesel düzeydedir. ABD ve İngiltere hegemonya savaşında bir adım önde bulunmanın avantajını korumak eğilimindedir. Diğer ortaklıklar ise henüz tamamlanmış ve sürece bir bütün müdahale edecek düzeyde değildir. Bunu, bu birliklerin uluslararası meselelere bütünlüklü yaklaşamamalarında görebiliriz. Buna karşın süreç, bu blokların hızlı bir şekilde daha yoğun uzlaşmazlıklara, zıtlaşmalara ve olası çatışmalara hazırlanmalarını gerektirmektedir. ABD ve İngiltere’nin saldırı ve işgal politikaları, bu süreçteki hegemonik üstünlüğü devam ettirme amacını içermekteyken, kaçınılmaz olarak, bu durum diğer emperyalist birlikleri de hızlı davranmaya itmektedir.
Yarı-sömürgelerde emperyalizmin dayattığı sömürü politikaları bağımlı devletlerin hareket sahasını önemli derecede daraltmaktadır. Ekonomi yönetimi özelleştirme ve özerkleştirme adı altında emperyalistlerin tam kontrolüne geçirilmekte, bunun sonucu olarak politik iktidarın gücü daha da zayıflatılmakta ve saldırı-işgal politikalarıyla askeri güçler emperyalistlerin tam maşası haline getirilmektedir.
Emperyalistler arası çıkar çatışmalarının yoğunlaştığı bu süreçte saldırıların gerçek hedefi dünya halklarıdır. Ekonomik kriz, dünya halklarının daha yoğun sömürü politikaları ile karşılaşmalarına neden olmaktadır. Tüm dünyada ve özellikle de yarı-sömürgelerde uygulanmakta olan politikalar bu ülkelerdeki kaynakların emperyalist devletlere transferini sağlamaktadır. Bu, yoksul ülkelerin daha da yoksullaşması, kalkınma olanaklarının yok edilmesi, yatırım imkanlarının emperyalist güçlerin eline geçmesi demektir. Bu da dünya halklarının karşı tepkisini arttırmaktadır. Dünya halkları ile emperyalizm arasındaki çelişki, belirleyiciliğini günümüzde de sürdürmektedir.
ABD ve İngiltere’nin 11 Eylül sonrası saldırı ve işgal politikalarını daha ileri düzeyde, diğer emperyalist güçlerle karşı karşıya kalma pahasına ve hatta bu güçlere de meydan okuyarak geliştirmesi, dünya halklarının emperyalizm karşıtı tavrının gelişmesine neden olmuştur. Öncesinde, ağırlıklı olarak kapitalist-emperyalist sistemin sonuçlarına yönelen protesto hareketleri günümüzde daha güçlü bir şekilde emperyalist politikalara yönelmektedir. Çeşitli eylemlerde emperyalizm vurgusunun artmış olması ve “devrim” sloganlarının atılması bunu göstermektedir. Emperyalizmin “küreselleşme” aldatmacasının halklar üzerindeki etkisi kırılmaya başlamıştır. Kapitalist-emperyalist ülkelerdeki protesto eylemlilikleri, Arjantin, Brezilya, Ekvator, Filipinler, Peru ve bir dizi yarı-sömürge ülkede emperyalist politikalara karşı gelişen halk hareketleri, dünya halklarının emperyalizme bir bütün karşı durma yöneliminin somut ifadeleridir. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Maoist partilerin emperyalizme ve yerli uşaklarına karşı geliştirmiş oldukları demokratik devrim mücadelesi bu süreçte dünya halkları üzerinde daha etkin bir rol oynayacaktır. Dünya halkları ile emperyalizm arasındaki çelişkinin güçlü bir şekilde devrim lehine gelişmesini ifade eden Maoist hareketler yeni devrim hareketlerinin oluşmasına ve güçlenmesine de katkı sunmaktadır.
Kapitalist-emperyalizmin zulüm ve sömürü düzeni sınıfın tiranlarınca er ya da geç yerle bir edilecektir. Emeğin köleleştirilmesi üzerine kurulu kapitalist düzenler her zaman olduğu gibi bugün de halkların ihtiyaçlarının yanında değil, karşısındadır.
Kapitalizmi çözüm olarak lanse edenler bilmelidirler ki; yıkılan, çöken modern-revizyonizm gibi kapitalizmin de çözüm olmadığını özellikle bu ülke halkları anlamakta gecikmeyeceklerdir. Kapitalizm de kendi iç çelişkileri yüzünden yıkılmaktan kurtulamayacak, o yıkıntılar altında kalıp ezilecektir.
Emeğin egemenliğine dayalı sosyalizm bugün her zamankinden daha çok ihtiyaçtır. Proletarya ve emekçilerin, ezilen halkların çıkarı sosyalizmdedir. Özellikle revizyonizmin klasik kapitalizme evrilmesiyle birlikte kapitalizm ne kadar cilalanırsa cilalansın kapitalizmin bencilliği, “ben”liği, insan ve doğa kirleten yüzü, zengini zengin, fakiri daha fakirleştiren niteliği asla gizlenemez, insanın mutluluğunu sağlayan güzergah kapitalist güzergah olamaz. Zayıfı güçlüye ezdiren, kediyi aslana boğduran serbest piyasa mekanizmasıyla kapitalizm asla çare olamaz.
Evet, sosyalizm bir ihtiyaçtır, dolayısıyla zorunlu bir gerekliliktir. Buna giden yol ise Marksizm-Leninizm-Maoizm güzergahıdır. Marksizm-Leninizm-Maoizm halklar için her zamankinden çok daha fazla gereksinimdir. Bu bilime tutunduğumuz, kavradığımız ve dünyayı değiştirmek için bunu rehber aldığımız an sosyalizmi yakalamamak için hiç bir neden kalmaz.
İşte; İbrahim Kaypakkaya’nın birkaç yoldaşı ve bir kırmayla faşist TC devletine karşı Halk Savaşının kıvılcımını çakarken dayandığı esas güç buydu. Onun yazılarında ortaya koyduğu düşünceler ve bu düşünceler doğrultusunda hiç vakit kaybetmeksizin pratiğe girmesi; bizzat kendi yoldaşları tarafından bile açıktan değilse de “hayalci” yaklaşımlar olarak değerlendirilmiştir. İbrahim Kaypakkaya, bugün doğruluğu toplumsal pratik tarafından kanıtlanan pek çok meselede, yeni kurduğu örgüt içerisinde de mücadele ediyordu. Öte yandan bu mücadele içerisinde Kaypakkaya’nın dünyaya ve olaylara bakış açısının ipuçlarını veren, ekonomik krize ve bunun sonucunda ortaya çıkan/çıkacak olan kitlelerin kendiliğinden hareketine yaklaşımı da incelenmeye ve örnek alınmaya değerdir:

“İbo, küçük Ali ve büyük Ali ile Darıca’da Mehmed Ali’nin evinde toplandı. Malatya Bölge Komitesi toplantısıydı bu…..Bahara kadar iki şey hazır olmalıydı: Küçük gruplar ve büyük cüretler. Kuru bozkırı ancak bu tip kıvılcımlar tutuşturabilirdi. Ali’ler bozkırın sanıldığı kadar kuru olmadığı kanısındaydılar. İbo bu görüşe katılmıyordu…. ‘önümüzdeki yıl, önemli bir yükseliş yılı olacak’ dedi İbo. ‘Eğer bu yıla iyi bir hazırlıkla girersek kitleselleşiriz kesin.’ ‘Biraz zor kitleselleşiriz’ diye düşündü Meral. İbo’nun korkunç derecede inançlı, bilgili ve yetkin olduğu kanısındaydı. Ama bazı noktalarda da hayalci olduğunu düşünüyordu. TİİKP’in sağ hatalarına karşın mücadele ederken bazı sol hatalara düşmüş olabileceğinden kuşkulanıyordu. ‘Yükselişin önümüzdeki dönemde hızlı olabileceğini sanmıyorum’ dedi Meral. ‘Hızlı olacak’ diye diretti İbo. ‘Dünya çapındaki ekonomik kriz giderek derinleşiyor. Bu kriz, ülkedeki krizi katmerleştirecek ve kitlesel mücadele dalgalar halinde yükselecek. Ben şahsen bu dalgaları, böyle gidersek kucaklayamayacağımız, bu dalgaların gerisinde kalacağımız korkusu içindeyim. Kendiliğinden gelişim öncünün gelişiminden bir hayli hızlıdır. Bunu göremiyorsunuz. Göremediğiniz için de mükemmel bir çaba içerisinde değilsiniz, değiliz’”36

İşte İbrahim Kaypakkaya’yı farklı kılan bir diğer önemli yan, O’nun kitlelerin kendiliğinden mücadelesi, maddi koşulların seyri hakkında bütünlüklü düşünmesi ve öncüye bu zeminde “mükemmel bir çaba içerisinde bulunmak” görevinin düştüğünü kavramasıydı. “Küçük gruplar ve büyük cüretler” bu iki hazırlık görevinin öne sürülmesi, bizlerin bugün yapacakları ya da yapması gerekenleri de özetlemektedir. Kapitalist-emperyalist sistemin ekonomik bunalımının ürünleri olan son saldırı politikaları, sınıf mücadelesinin tüm dünyada hızlı gelişimine yol açacak düzeydedir. İbrahim Kaypakkaya’nın “yükselişin önümüzdeki dönemde hızlı olacağı”na dair sözleri doğrulandı ve gerçekten de korktuğu durum gerçekleşti ve öncü kendiliğinden gelişimin gerisinde kaldı. Bunun devrim mücadelesine tüm dünyada ve Türkiye’de getirdiği önemli kayıplar kimsenin reddedemeyeceği kadar açıktır. Korkusu (bu O’nun tek korkusu olmuştur) öncünün kitlelerin mücadelesine önderlik edemeyerek onun gerisinde kalmasıydı. Bu her Marksist-Leninist-Maoistin ortak korkusudur. Öncünün kendiliğinden hareketin gerisinde kaldığı durumda yaşananları biliyoruz. Yıllar önce Lenin’in bu mesele ile ilgili olarak Menşeviklere karşı verdiği mücadelenin altını bir kez daha çizmek gerekiyor. İbrahim Kaypakkaya’nın temel aldığı tezlerden biri de budur. O, görünenle, gösterilenle yetinmeyen, inceleyen, sorgulayan, bütünü kavrayan ve parçayı bütün içinde tanımlayabilen bilimsel yaklaşımıyla bugünün kendiliğindencileri ile aramızdaki kalın çizgiyi o günden çizdi.
Kitlelere gitmede, onların o muazzam gücünü harekete geçirmede ısrarlı, Marksizm Leninizm Maoizm bilimini kavramada tavizsiz ve uygulamada cüretli olma! Marksizm Leninizm Maoizm dünya görüşünden başka hiçbir düşünceye, hiçbir gerici değer yargısına tenezzül etmeme!
Tüm bunları yaparken döne döne İbrahim Kaypakkaya’dan; O’nun teorisinden ve pratiğinden öğrenmeden bıkmama! Bir de onun “devrimci ütopyalar”ından, “Dündül dağında kızıl bayrak dalgalandırma, 500 gerillayla dağlarda dolaşma; gerilla birliğinin bir köye baskın yaparak, ağayı öldürdükten sonra, gerilla propaganda birliğinin köye gelerek eylemin propagandasını yapma” hayallerinden ilham alma!37

Kitleler ve Marksizm-Leninizm-Maoizm ve onun Türkiye denilen toprak parçası üzerinde uygulanmasının yolunu gösteren İbrahim Kaypakkaya’nın ileriye sürdüğü tezler ve bu tezler doğrultusunda yürüttüğü mücadelesiyle bıraktığı devrimci miras!
İşte gücümüzün kaynakları, zaferimizin teminatları!

DİPNOTLAR
1Ali Taşyapan, ‘Bir Değerin Ardından’, Saklanmaya Çalışan Meşale İbrahim Kaypakkaya, Umut Yayımcılık, Ocak 2003, sf.22
2Turhan Feyizoğlu, İbo- İbrahim Kaypakkaya, Ozan Yayıncılık- Altınçağ Yayımcılık, Nisan 2000, sf.84
3Türk Solu, Sayı 105, 18 Kasım 1969
4Halil Berktay’ın Doğu Perinçek’e Mektubu ve Polis İfadesi, Le-Ya Yayınları, Ocak 1979, sf 9-13
5“Aydınlık Dergisinin Devrimci Harekete Yönelttiği İftiralara Cevap”, Le-Ya Yayınları, İstanbul 1978, sf. 11
6Ali Taşyapan, ‘Bir Değerin Ardından’, Saklanmaya Çalışılan Meşale İbrahim Kaypakkaya, Umut Yayımcılık, Ocak 2003, sf. 23-24
7Proleter Devrimci Aydınlık, Sayı 37, 6 Nisan 1971; Proleter Devrimci Aydınlık, Sayı 38, 13 Nisan 1971
8Ethem Direhşan, İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda “Bilinmeyen” Yazılar, Belge Yayınları, Haziran 1994, sf. 22
9Turhan Feyizoğlu, “İbo İbrahim Kaypakkaya”, Ozan Yayıncılık, Altınçağ Yayımcılık, sf. 155
10Age, sf, 155
11Age, sf, 156
12Age, sf, 168
13Ethem Direhşan İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda “Bilinmeyen” Yazılar, Belge Yayınları, Haziran 1994, sf. 21
14Age. sf. 21
15Mektup için bknz. Ethem Direhşan İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda “Bilinmeyen” Yazılar. Belge Yayınları, Haziran 1994, sf. 136-150
16Halil Berktay’ın Polis İfadesi, “Halk Düşmanlarının Gerçek Yüzünü İyi Tanıyalım” Le-Ya Yayınları, Ocak 1979, sf, 69
17Bkz Turhan Feyizoğlu ‘İbo İbrahim Kaypakkaya”, Ozan Yayıncılık, Altınçağ Yayımcılık, sf. 183
18Mektubun tam metni için bknz: Turhan Feyizoğlu ‘İbo İbrahim Kaypakkaya”, Ozan Yayıncılık, Altınçağ Yayımcılık, sf. 183-188
19Turhan Feyizoğlu ‘İbo İbrahim Kaypakkaya”, Ozan Yayıncılık, Altınçağ Yayımcılık, sf. 213
20Ethem Direhşan. İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda “Bilinmeyen” Yazılar. Belge Yayınları. Haziran 1994 Sf. 27-28 ve yine bknz. Turhan Feyizoğlu ‘İbo İbrahim Kaypakkaya”, Ozan Yayıncılık, Altınçağ Yayımcılık, sf. 229-230
21Adı geçen eserler; Ethem Direhşan syf, 28; Turhan Feyizoğlu sf, 232
22Ziraat Mühendisi Ahmet Atalık Basım: TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Genel Merkezi Türkiye Mai Ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu. Yazı için bkz:
23İzzettin Önder “Kapitalist İlişkiler Bağlamında Ve Türkiye’de Devletin Yeri Ve İşlevi” İktisat Üzerine Yazılar I Küresel Düzen: Birikim, Devlet Ve Sınıflar” İletişim Yayınları, 2003, İstanbul, 2. Baskı, sf, 284
24Tülin Öngen; ‘Yeni Liberal’ Dönüşüm Projesi Ve Türkiye Deneyimi; İktisat Üzerine Yazılar I Küresel Düzen: Birikim, Devlet Ve Sınıflar” İletişim Yayınları, 2003, İstanbul, 2. Baskı, sf; 185
25İzzettin Önder “Kapitalist İlişkiler Bağlamında Ve Türkiye’de Devletin Yeri Ve İşlevi” İktisat Üzerine Yazılar “I Küresel Düzen: Birikim, Devlet Ve Sınıflar” İletişim Yayınları, 2003, İstanbul, 2. Baskı sf; 283
26Gürkan Ata, “Küresel Alanda Yerimiz İçler Acısı: Türkiye, Dipteki ‘En’lerin Lideri”, Cumhuriyet Gazetesi 7 Aralık 2001, sf. 11
27Mustafa Sönmez, “2001 Kayıp Yıl Oldu”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2001, sf. 11.
28Cumhuriyet Gazetesi, 22 Mart 2001
29“Aça Para Yok, Silah Çok”, Radikal Gazetesi, 14 Haziran 2002, sf. 11
30Tülin Öngen; ‘Yeni Liberal’ Dönüşüm Projesi Ve Türkiye Deneyimi; İktisat Üzerine Yazılar I Küresel Düzen: Birikim, Devlet Ve Sınıflar” İletişim Yayınları, 2003, İstanbul, 2. Baskı, sf; 173
31Neşe Düzel’in Avni Özgürel’le yaptığı söyleşiden. Pazartesi Söyleşileri, Radikal Gazetesi, 27 Ekim 2003
32Gün Zileli’den akt. Ethem Direhşan. İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda “Bilinmeyen” Yazılar. Belge Yayınları. Haziran 1994 Sf. 20
33Gün Zileli’den akt. Ethem Direhşan İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda “Bilinmeyen” Yazılar. Belge Yayınları. İstanbul Haziran 1994 Sf. 15
34Age, sf. 19
35Ali Taşyapan, ‘Bir Değerin Ardından’, Saklanmaya Çalışan Meşale İbrahim Kaypakkaya, Umut Yayımcılık, Ocak 2003, sf. 24
36Muzaffer Oruçoğlu, Tohum, Umut Yayımcılık, Mart 1993, sf.276-277, 282-283
37Bkz: Oral Çalışlar. Bir Şeye İnandığı Zaman Onu Çok Sessiz ve Sert Bir Şekilde Savunurdu, Saklanmaya Çalışan Meşale İbrahim Kaypakkaya, Umut Yayımcılık. İstanbul Ocak 2003 Syf. 85-86 ve yine bkz: Partizan Yayınları: 21. Almanya, 1985. Sf 134 aktr. Ethem Direhşan. İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda “Bilinmeyen” Yazılar. Belge Yayınları. Haziran 1994