KÜRECİK BÖLGE
RAPORU
EKİM 1971
Bugüne kadar faaliyet gösterdiğimiz alan K nahiyesidir. Nahiye,
21 köyü içine almaktadır. Bağlı olduğu ile uzaklığı 70, ilçeye
uzaklığı 25 km.dir. Doğu Anadolunun merkezini Orta ve Batı
Anadoluya bağlayan karayolu bu nahiyeden geçmektedir.
Torosların doğu kolları, Nurhak dağları üzerinden bu
nahiyenin topraklarına kadar, yüksek tepeler ve dağlar halinde
sokulmaktadır. Nahiye genellikle dağlık ve tepeliktir; dağlar
ve tepeler çıplaktır. Düz alanı çok azdır. Dağlık yapıya uygun
olarak, köyler dağınık olarak kurulmuştur. Aynı köyün bir
ucundan diğer ucuna, bazı yerlerde yürüyerek bir saatte ancak
varılabilir. Genellikle evler, tarlaların yanına konmuştur ve
aynı soydan olanların evleri birbirine yaklaşık olup bir
mahalle oluşturmaktadır. Davarı olanların, evden ayrı olarak
yaylalarda ağılları vardır. Ağıl sahipleri yaz günleri
buralara çıkarlar. Faaliyet gösterdiğimiz bölgenin coğrafi
yapısı ve yerleşme durumu böyledir.
1. BÖLÜM
EKONOMİK, TOPLUMSAL VE SİYASİ DURUM
A) Sınıfları Birbirinden Nasıl Ayırdedebiliriz:
Bölgede sınıfları birbirinden ayırdetmeye yarayacak ölçü nedir?
Sahip olunan toprak büyüklüğü mü, hayvan sayısı mı, yoksa
örneğin armut ağacı sayısı mı, yoksa başka birşey mi?
Önce şunu belirtelim: Bu bölgede sınıflar henüz kesin
çizgilerle birbirinden ayrılmış değildir. Egede ve Trakyada
gördüğümüz gibi köylüleri ücretli işgücü yoluyla sömüren
zengin köylülere (köy burjuvazisine) pek rastlanmaz.
Genel bir yoksulluk köylülerin büyük bir çoğunluğunu (tahminen
% 90dan fazlasını) kasıp kavurmaktadır. Bunların içinde
durumları çok kötü olanlar, görece biraz daha iyi olanlar vb.
elbette bulunmaktadır.
İkinci olarak şunu belirtelim: Bu bölgede, Urfa, Mardin ve
Diyarbakır ovasında görüldüğü gibi, köylüleri yarıcılık,
ortakçılık, angarya ve benzeri yollarla sömüren toprak ağalığı
bulunmamaktadır. Köylüler genel olarak özgür küçük
üreticilerdir.
Üçüncü olarak şunu belirtelim: Toplumsal üretimin hiçbir yüzü,
henüz ciddi bir gelişme göstererek esas haline gelmemiştir.
Yani ne tarla tarımı, ne hayvancılık ve hayvan ürünleri tarımı,
ne meyvecilik, esas üretimi oluşturmamaktadır. Bunların hepsi
birarada ve aşağı yukarı aynı ölçüde yürütülmekte ve aynı
öneme sahip görünmektedir. Bunların içinde, görece tarla
tarımı ve koyun, keçi üzerine yapılan hayvancılık ön plandadır,
fakat bu alanlarda (ne birinde, ne ötekinde) ciddi bir gelişme
henüz yoktur. Bu yüzden de sınıfları biribirinden ayırdetmek
için ne toprak büyüklüğü, ne de hayvan sayısı tek başlarına
doğru bir ölçü oluşturmamaktadır.
Arazinin dağlık olması yüzünden, topraklar verimsiz, kıraç ve
bayırdır; traktör ve biçer-döver gibi modern araçları kullanma
hemen hemen olanaksızdır, ensantif tarım yoktur. Tarla
tarımının gelişip toplumsal üretimin esas yönü haline
gelmemesi arazinin bu elverişsiz durumundan ileri gelmektedir.
En verimli topraklarda bile verim bire beşi seyrek olarak
geçmektedir. Bu yüzden, çoğu kere 100 dönümden fazla toprağı
olan aileler bile geçimini sağlayamamakta, iş-gücü satmaya
zorunlu kalmaktadır. Öyle aileler vardır ki, toprağı 200
dönüme ulaştığı halde, geçimini güç bela sağlayabilmektedir.
Hatta, çalıştığı topraktan verdiği emeğin karşılığını
alamadığı için, bu toprakların bir kısmını kendi isteğiyle
terketmekte, ekip biçmemektedir.
Arazinin tarıma elverişsizliği, verimsizliği yüzünden, birinci
olarak toprağa fazla değer verilmemekte, varlıklı köylülerin
elinde toprak toplanmasına doğru bir gelişme pek olmamaktadır
(oluyorsa bile son derece yavaş olmaktadır); toprak
alım-satımı, kiracılık, ortakçılık yaygın, ciddi (en önemli)
bir sorunu oluşturmamaktadır. Yoksul ve orta köylülerin borca
karşılık tarlasını vermesi, göç, evlenme vb. nedenlerle tarla
satışı olmaktadır; fakat bu, belirttiğimiz gibi, hiç değilse
bugün, zenginlerin elinde esaslı bir toprak toplanmasına
yolaçmamıştır. Göç eden yoksul ailelerin bir kısmı toprağını
satmadığı gibi, ortağa vb. de vermeyip bomboş bırakmaktadır.
Arazinin elverişsizliği, ikinci olarak, traktör, biçer-döver,
patos gibi teknik araçların ve ilaç, gübre gibi tarım
girdilerinin tarımda geniş ölçüde kullanılmasına, bu yolda
esaslı bir gelişmeye engel oluyor. K nahiyesine bağlı
köylerden, bildiğimiz kadarıyla sadece birinde bir patosla bir
traktör vardır. Az miktardaki elverişli arazilerde başka
yerlerden getirilmek yoluyla, traktör ve patos kullanıldığı
olmaktadır; fakat bu hiçbir zaman büyük ölçülere
ulaşmamaktadır. (Traktörün dönüm ücreti 10 lira, patosun saat
ücreti 50 lira).
İlaçlardan sadece kör hastalığına karşı tohum ilaçları
kullanılıyor (kilosu 10 lira) ve az miktarda da gübreleme
yapılmaktadır (kilosu 110 kuruş).
Tarla tarımı, esas olarak tahıl (buğday) tarımıdır. Buna
rağmen, buğday satan aile hemen hemen yoktur; satın alan aile
ise, köylülerin anlatımına göre % 99a yakındır.
Tarla tarımının yanında önem taşıyan diğer bir ziraat dalı
hayvancılıktır. En çok beslenen hayvan koyundur, ikinci olarak
keçi gelir. Fakat, hayvancılık da, tarla tarımı gibi, ticaret
amacıyla yapılan, gelişmiş, egemen bir üretim dalı haline
gelemediği için, köylülerin sahip olduğu hayvan sayısı da,
yalnız başına sınıfları birbirinden ayırdeden bir ölçüt
olmamaktadır. Bir yanda büyük sürü sahipleri, diğer yanda bu
sürülerin bakımında vs. şu veya bu şekilde çalışan
yarı-proleterler ve proleterler şeklinde belirgin ve kesin bir
ayrım henüz oluşmamıştır. Gerçi, varlıklı olanların bir kısmı,
daha çok koyun ve keçiye sahiptirler ve yoksulların genel
olarak koyun ve keçileri ya çok azdır, ya da hiç yoktur; fakat,
koyun ve keçileri kabarık olanlar arasında da yoksul olanlar,
işgücünü satanlar çoktur ve yine hiç koyunu, keçisi olmayan
veya çok az olan aileler içinde de varlıklı olanlar vardır.
Ayrıca, köylü ailelerinin birçoğu şu veya bu ölçüde koyun ve
keçiye sahiptirler. Bu nedenlerle, sınıfları birbirinden
ayırdederken, sahip olunan koyun ve keçi sayısına bakmak
gereklidir ama yeterli değildir.
K nahiyesinde önem taşıyan bir diğer gelir kaynağı, armut
ağaçlarıdır. Tarlalarda ve bayırlarda bol miktarda armut ağacı
vardır ve köylüler bunların meyvelerini toplayıp satmaktadır.
Fakat özel olarak bu işle uğraşan; armut bakımıyla, onun
yetiştirilmesi, iyileştirilmesi, veriminin artırılmasıyla vs.
uğraşan hemen hemen yok gibidir. Armut ağaçları iki yılda bir
meyve vermekte ve köylüler ne bulurlarsa onu toplamaktadırlar.
Hatta armut ağaçlarının bir kısmı kesilip yakacak olarak
kullanılmaktadır. Bu nedenlerle, sahip olunan armut ağacı
sayısı da sınıfları birbirinden ayırdetmekte tek başına bir
ölçüt olmamaktadır.
O halde, sınıfları birbirinden ayırmakta kullanacağımız ölçüt
nedir? Sahip olunan ekilip-biçilir toprak miktarı, sahip
olunan hayvan sayısı ve sahip olunan armut ağacı sayısı,
bunların üçü birden sınıfları birbirinden ayırdetmekte doğru
bir ölçü olabilir. Fakat, bu pratik ve kullanışlı bir ölçüt
değildir. Bu yüzden biz, bunun yerine başka bir ölçüt
kullanmayı daha doğru bulduk. Bir köylü ailesinin yıllık
geliri, o ailenin hangi sınıfa dahil olduğu hakkında oldukça
doğru bir düşünce vermektedir ve bunu hesaplamak,
yukardakileri (toprak miktarını, hayvan sayısını, armut ağacı
sayısını) hesaplamaktan çok daha kolaydır.
Dördüncü olarak şunu belirtelim: Ticaret, köylülerin yaşamına
hergün biraz daha fazla girmektedir. Köylülerin en temel
gereksinim maddeleri, hergün artan ölçülerde pazardan
karşılanmaktadır. İdarenin yerini lamba, ocağın yerini soba,
elle dokunan çul, çuval, yastık ve kilimin yerini pazardan
alınanlar almıştır ve almaktadır. Radyo, teyp, pikap, saat
birçok eve girmiştir. Çay, bir süredir normal tüketim
maddeleri arasında yer almaktadır. Sebze gereksinimi, geniş
ölçüde pazardan karşılanmaktadır. Eksik kalan yiyeceklik
buğday pazardan alınıyor vs. vs. El zanaatları gerilemekte ve
çökmektedir. Öte yandan, köylülerin ürettiği ürünlerin bir
kısmı da, yine her gün artan ölçülerde pazara taşınmaktadır.
Köylülerin pazarda en çok sattıkları şeyler, hayvan (koyun,
keçi) ve armuttur. Bunların yanısıra, bazı hayvan ürünleri de
(yünden yapılan keçe, yağ, peynir gibi) az miktarda
satılmaktadır. Bu ne anlama gelir? Bu, köylülerin, hergün
artan ölçülerde, ticaret sermayesi tarafından sömürüldükleri,
iflasa ve sefalete sürüklendikleri anlamına gelir. Köylüler,
bir yandan pazardan gereksinimlerini sağlarken, araya giren
tacirler tarafından, diğer yandan da, kendi ellerindeki
malları satarken hayvan ve armut tacirleri tarafından
sömürülmektedirler. Köylülerin arasında az çok varlıklı
olanlar, ellerinde gereksinim fazlası parası olanlar
genellikle ticarete atılmaktadırlar. Emperyalist tekellerin ve
işbirlikçi sermayedarların malları, yüksek ticaret kârlarıyla
köylülerin eline geçmektedir. Öte yandan, örneğin armudun
kilosu köylülerin elinden 60-75 kuruşa alınmakta, pazarda
200-350 kuruşa kadar satılmaktadır. Bu olay geniş yoksul
köylülerin daha çok iflasa sürüklenmesine, yoksullaşmasına ve
iş-gücünü daha çok satmasına, proleterleşmelerine
yolaçmaktadır.
Beşinci olarak şunu belirtelim: Gelirleri gereksinimlerini
karşılamaya yetmeyen köylüler, yine gittikçe artan ölçülerde
borçlanmaktadırlar. Bankalar, pek küçük bir azınlığı oluşturan
varlıklı köylülerin dışındakilerine çok az kredi veriyor veya
hiç vermiyor. Bunlar, elinde parası olan bir kısım varlıklı
köylülere borçlanmak zorunda kalıyorlar. Borç faizi ayda
ortalama % 5dir. Yılda % 60 eder. İkinci yıl, borç ödenmediği
takdirde faizin de faizi işliyor. Bu yüksek faiz karşılığı,
bir avuç faizciyi hızla yükseltirken, faizli borç alan, almak
zorunda olan köylü kitlelerini de gittikçe batırıyor, bir daha
hiçbir zaman altından kalkamayacağı ağır bir yükün altına
sokuyor; bunların ocaklarını söndürüyor, ellerindeki her
şeylerini (topraklarını, hayvanlarını, evlerini vb.)
kaybetmelerine yolaçıyor.
Altıncı olarak şunu belirtelim: Yüksek ticaret kârları ve borç
faizleriyle sömürülen, iflasa ve sefalete sürüklenen köylü
kitlesi; bunların çoğunluğu, gurbetçi olmaktadır. Köylülerin
çoğu, Antepte, Adanada, İstanbulda ve Antakyada inşaat
işçiliği, hamallık, dilencilik ve en çok da seyyar satıcılık (işportacılık)
yapmaktadırlar. (Gidenlerin yaklaşık % 80i işportacıdır) Sözü
geçen yerlerde (özellikle Antep ve İstanbulda) K nahiyesine
bağlı köylülerden yüzlerce işportacı vardır. Yine eli iş tutan
bir yığın köylü Almanyaya gitmiştir; birçoğu gitmek için sıra
beklemektedir. Örneğin 60 hanelik bir köyden 120 kişi
Almanyadadır. 200 hanelik bir köyden 200 kişi Almanyadadır.
Ortalama her aileden bir kişi Almanyadadır.
Yine, köylülerin birçoğu, özellikle yoksullar, Antep, Adana,
İstanbul ve Malatyaya göç ediyorlar. Göçenlerin sayısı
oldukça artma göstermiştir.
B) Sınıflar ve Bunların Devrime Karşı Tutumları:
Şimdi çeşitli sınıfları tek tek ele alalım:
Tarım proletaryası: Tarım proletaryası, yukarıda açıkladığımız
nedenlerle oluşmamıştır. Köyde geçimini sağlayacak hiçbir
mülkiyeti olmayanlar, genellikle göçmektedir (Antepe ve
İstanbula). Göçmeyen çok az sayıdaki aileler ise, 5-10 evin
sürüsünü otlatmakta, yani çobanlık yapmaktadır. Bunları, tarım
proleterleri sayabiliriz (kendi koyunlarını otlatan bir kısım
orta köylüler dışında). Bölgenin en yoksulları başkalarının
sürüsünü otlatan çobanlardır. Bunların yıllık gelirleri 4-5
bin lira dolayındadır. Buna ek olarak, sadece çobanın yiyecek
ekmeğini vb. de çobanlık ettiği aileler sırayla sağlamaktadır.
Bölgemizdeki çobanlar, genellikle en devrimci unsurlardır.
Bunlar, silahlı mücadelenin en ateşli savunucularıdır. Sinan
Cemgil ve arkadaşlarını beslemekten, çoğu, komandoların baskı
ve zulmüne uğramış, karakollarda dayağa çekilmiştir. Fakat,
çobanlar sağlam bir şekilde dayanmışlar, eğilip
bükülmemişlerdir. Ayrıca, Sinanların yerini söylemeleri
halinde kendilerine yüksek paralar söz verilmiştir, yiyecek
ekmeğini zor bulan, cebi beş kuruş para görmeyen bu insanlar,
para karşılığı alçalmayı da duraksamasız reddetmişlerdir.
Bunlar, araziyi çok iyi tanımaktadırlar. Askeri haritaların
almadığı birçok mağarayı, gizlenme yerini vs. bunlar biliyor.
Çobanların köylü silahlı mücadelesine çok büyük katkısı
olacaktır.
Yoksul Köylüler: Yıllık gelirleri 5-15 bin lira arasında
değişen aileler genellikle bu sınıfa girerler. (Ailedeki birey
sayısının azalıp çoğalması bu sınırı biraz değiştirebilir.)
Köylü nüfusunun çoğunluğunu bunlar oluştururlar. Yoksul
köylülerin arazileri genellikle bayır ve taşlık yerlerdir. Düz
ve verimli yerlerde arazisi olanlar, faizcilerden aldıkları
borca karşı rehin ettikleri bu verimli toprakları, borçlarını
ödeyemediklerinden faizcilere terketmişlerdir. Suni gübreden
yararlanamadıkları için verim yıldan yıla azalmaktadır. (Hayvan
gübresini odun yerine tezek olarak yakmaktadırlar.)
Yoksul köylülerin hepsi mevsimlik gurbetçidir. Antep,
İstanbul, Adana gibi şehirlerdeki işportacılık, inşaat
işçiliği, hamallık, dilencilik yapan K...lilerin çoğunluğunu
bu sınıftan olanlar oluşturuyor.
Yoksul köylülerin bir kısmı daha varlıklı ailelerin toprağında
ortakçılık yapar. Toprak sahibi, tarla ve tohumluk (bider)
verir. Ortakçı ise, tarlayı eker, biçer, ürünü kaldırır. Hasat
sonu buğday ve saman yarı yarıya bölüşülür.
Bir kısım yoksul köylüler de ekin biçme zamanı başkalarının (yukarı
orta köylülerin ve varlıklı köylülerin) tarlalarını biçerler.
Karşılık olarak tarlaya ekilen tohum kadar (bider kadar)
buğday alırlar.
Şehirlere göçenlerin çoğunluğunu bunlar oluşturuyor. Bunlar
özellikle Antepte, hamallık, odun kırıcılığı, un
fabrikalarında işçilik vs. yapmaktadırlar. Almanyaya
gidenlerin de çoğunluğu yoksullardır. Köylüler, eğer Almanya
olmasaydı, çoğu acından ölürdü demektedirler.
Yoksul köylüler, Ziraat Bankasından ve Tarım Kredi
Kooperatiflerinden yararlanamıyorlar. 200 lira kredi
alabilmeleri için epey ter döküp bir sürü kapı aşındırmaları
gerekir. Çoğu hiç kredi alamaz. Gün geçtikçe yaşama koşulları
zorlaştığından, bu borçların ödemeleri ayrı bir dert oluyor.
Üç-beş yerel faizciye, bakkallara vs. borçlu olmayan yoksul
köylü hemen hemen yoktur. Toprağı ve hayvanı olmayan yoksul
köylülere faizciler de borç vermiyor.
Bu tabaka, devrime ve silahlı mücadeleye güçlü bir istek
duymaktadır; her türlü reformist ve burjuva görüşlere dudak
bükmektedir. Köylük bölgelerde dayanacağımız esas güç
bunlardır. Bunların yazgısı ve kurtuluşu, proletaryanın
yazgısı ve kurtuluşuyla kesin olarak ve kopmaz bir şekilde
birleşmiştir.
Orta Köylüler: Yıllık gelirleri 15 bin lirayı geçen aileler,
genellikle bu gruba girerler. Bunlar, ya görece iyi topraklara
sahiptirler, ya 50-60 davara sahiptirler ya da hem bir parça
iyi toprağa, hem de bir miktar koyuna sahiptirler. Bir
kısmının iki öküzü, bir veya birkaç ineği, bir eşeği veya
katırı vardır. Bir kısmının ise toprağı ve davarı az olduğu
halde (veya hiç olmadığı halde), elinde bir miktar parası
vardır. Özellikle Almanyaya gidip dönenlerin, dolmuşçuların,
nahiyede bakkallık yapanların ve benzerlerinin durumu böyledir.
Bunlar da orta köylü sayılırlar. Bunların bir bölümü faizle
para verir, bir bölümü şehirde arsa vs. satın alır, bir bölümü
ticarete atılır. Orta köylü aileleri çokluk bakımından yoksul
köylülerden sonra gelirler. Fakat bunların sayısı yoksulların
yanında pek az kalır. Almanyaya gidip dönenlerin aileleri,
önceden yoksul köylü iken, orta köylü saflarına geçmişlerdir
ve bu durum orta köylülerin sayısında bir yükselme yaratmıştır.
Orta köylüler, genellikle tarlalarında kendileri çalışırlar.
Yoksulları çalıştıranlar da vardır, ama bu hiçbir zaman büyük
ölçülere ulaşmaz. Davar sahiplerinden birkaç aile birleşerek
bir çoban tutarlar, az bir kısmı da davarını kendisi otlatır.
Yine toprağı az olan bazı orta köylüler kendilerinden daha
varlıklı olan orta ve zengin köylülerin toprağında ortakçılık
yapar.
Orta köylüler, Ziraat Bankasından ve Tarım Kredi
Kooperatiflerinden yeterince yararlanamıyorlar. Sahip
oldukları toprak oranında 500-1000 lira arasında kredi
alabiliyorlar. Gübreden yeterince yararlanamıyorlar,
kendilerine çok pahalıya maloluyor. Bu yüzden birçoğu yerel
faizcilere borçludur. Durumları görece iyi olanlar, faizli
borçları az olanlarla hiç olmayanlardır. Bunlar, her yıl bir
miktar gereksinim fazlasını bir kenara koyabiliyorlar. Bir
kısım orta köylülerin yıllık gelirleri daha fazla olduğu halde,
faizli borçları da o ölçüde fazla olduğu için bunların durumu,
geliri daha az fakat borçsuz orta köylülerden daha kötüdür.
Örneğin bir köylü başka bir yerdeki toprağından 35 bin lira
yıllık gelir sağlamıştır. Fakat bu aile 70 bin lira faizli
borç altındadır. Bu yüzden durumları, yıllık geliri 15-20 bin
lira arasında olan borçsuz bir aileden daha kötüdür.
Orta köylülerin de çoğu kış aylarında Antep, Adana ve
İstanbulda işportacılık yapmaktadır. Orta köylüler arasında,
hamallık, odun kırıcılık, inşaat işçiliği, dilencilik yapan
yoktur. Bu işler yoksul köylülere düşmektedir.
Artan hayat pahalılığı ve yaşam koşullarının zorlaşmasından
ötürü, orta köylülerin çoğunluğunu oluşturan alt kesimi
gittikçe yoksullaşmaktadır; azınlık olan üst kesimi ise zengin
köylülere yamanmaya çalışmaktadır.
Yoksul köylülerle, orta köylülerin alt kesimi, bölgede, köylü
nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturmaktadır.
Orta köylülerin alt kesimi devrime isteklidir. Kendi
kurtuluşunun silahlı mücadele ile olacağı gerçeğini gün
geçtikçe daha derinden hissediyor ve kavrıyorlar. Reformcu
görüşlere kuşkuyla bakıyorlar.
Orta köylülerin üst kesimi de devrime sempati duyuyor. Yalnız
bu kesim, işçi ve köylülerin, silahlı mücadele ile başarıya
ulaşabileceğine pek olasılık vermiyor. Bunlar, çoğu kere
burjuva reformculuğuna kapılıyorlar. Ordudaki subaylardan
bizim tarafımızı tutanların bulunup bulunmadığını çok merak
ediyorlar ve onlara bel bağlıyorlar. Egemen sınıfları,
olduğundan güçlü, halkı da olduğundan zayıf görüyorlar. Bu tür
görüşler, özellikle zengin köylü saflarına katılma şansı
yüksek olanlar arasında yaygındır. İleride, devrim dalgası
büyüyüp kabarınca, orta köylülerin bu kesimi de kararsızlıktan
arınmış olarak devrim saflarına katılacaklardır.
Zengin Köylüler: Bunların yıllık gelirleri, genellikle 40-50
bin liranın üstündedir. Bir kısmının yıllık geliri 100 bin
lira dolayındadır. Zengin köylülerin sayısı çok azdır. Bütün
köylü ailelerine oranı % 1i geçmez.
Genellikle oturdukları köylerin en verimli toprakları bunların
elindedir. Sebzeliğe ve bostanlığa elverişli sulu yerlerin
çoğu da bunlara aittir. Çoğunun 50den fazla, bir kısmının ise
100ün üstünde davarı vardır. Yine hepsinin elinde en az 20-30
bin liradan başlamak üzere para-sermaye mevcuttur. Bazılarının
toprağı ve hayvanı az olmakla birlikte, para sermayesi
fazladır; bazılarının ise para sermayesi azdır, fakat toprağı
ve hayvanı fazladır.
Arazisi düz olanlar, topraklarını traktör ve pullukla
kendileri adına işletirler. Bir kısmı, toprağını yoksul ve
orta köylülere ortağa ektirirler.
Zengin köylülerin bir kısmı ticarete atılmıştır: Şehirlerde
arsa, dükkan vs. sahibidir; yün, tereyağı, peynir, çökelek vs.
satar; kaçakçılık yapar. Bölgenin en büyük afyon kaçakçısı,
para sermayesi en fazla olan bir zengin köylüdür.
Zengin köylüler gübreden, Ziraat Bankası ve Tarım Kredi
Kooperatifi kredilerinden geniş ölçüde yararlanabiliyorlar.
Yerel faizciler, zengin köylüler arasından çıkmaktadır. Zengin
köylülerin bir kısmı, elindeki para sermayeyi yoksul ve orta
köylülere (hatta zengin köylülerin aşağı kesimine) yüksek faiz
oranlarıyla vererek, sermayelerini kabartmaya çalışıyorlar.
Bölgenin yoksul ve aşağı-orta durumdaki köylülerini iliğine
kadar sömürenler, bunların ocaklarını söndürenler, faizcilik
yapan zengin köylülerdir. Bunların bir kısmının % 3-4 oranıyla
devlet bankalarından para çekip, köylülere % 60 faiz oranıyla
vererek palazlandığını bizzat köylüler anlatmaktadır. Yine de
bunlar, Ege ve Trakya bölgesindeki tefecilerle
karşılaştırıldığında zayıf kalırlar. En güçlülerinin sermayesi
ancak 250 bin lira dolayındadır. Bunların Batıdaki
tefecilerden bir farkı daha vardır: Batıdakiler, borca ve
faize karşılık, tütün, pamuk, ay çiçeği, süt ve benzeri
ürünlere el koydukları halde; bunlar borcu ve faizini para
olarak geri alırlar. Ancak para olarak ödeyemeyenlerin
toprağını ve davarını gaspetmektedirler. Çünkü bölgede,
pazarda değer taşıyan ve bol miktarda alıcı bulan belli bir
ürünün üretimi gelişmiş değildir.
Devrimci düşünceler bölgeye hergün artan bir hızla
yayıldığından, ilerideki silahlı mücadelenin kan kokusunu
hisseden zengin köylülerin bir kısmı, geleceklerini garantiye
almak için, ayrıca devrimci mücadeleyi hararetle destekleyen
yoksul ve orta köylülerin bugünkü baskısından kurtulmak için,
devrime sempati duyduklarını, kurşunlanan devrimcilere gözyaşı
döktüklerini uygun bir dille belirtme gereksinimini duyuyorlar.
İçlerinden devrime karşı olanlar, açıkça tavır takınmıyorlar.
Dolaylı yollardan karşı çıkıyorlar: Hükümete karşı çıkılır mı?
Çıkarsan işte böyle olur diyorlar. Bunlar, köylülerin
baskısından korktukları için bölgede faaliyet gösteren
devrimcileri ihbar edemiyorlar.
Ortadakiler ise, Bu işin olacağını hiç aklım kesmiyor. Fakat
şu ölen, işkence gören gençlere yazık oldu. Çocukları kandırıp
ateşe sürdüler, diyorlar. Bunların çoğunun düşüncelerine
göre, gençleri kandırıp ateşe süren de İsmet Paşadır.
Devrimci mücadelemizin ileri aşamasında, bunlardan bir kısmı (zengin
köylülerin alt kesimi), emekliye emekliye devrim katarının
peşinden sürüklenecek; bir kısmı tarafsız pozlarla durumu
idare etmeye çalışacak, çok az bir kısmı ise (özellikle büyük
faizciler) açıkça devrimin karşısında yer almak zorunda
kalacaktır.
Toprak ağaları: Bölgede bugünkü durumda toprak ağalığı yoktur.
Köylülerin anlattığına göre, eskiden ağa adı verilebilecek
bazı kimseler varmış. Fakat, bunların köylüler üzerindeki
baskı ve sömürüsü, büyük toprak mülkiyetinden daha çok,
bunların ekonomi dışı zorundan, zorbalığından, dini
otoritesinden, aşiret ileri geleni olmalarından (bunun
yanısıra ekonomik güçlerinden) ileri gelmektedir. Bunlar,
bulundukları köyde bir çeşit yerel despottur; köylülerin
elindeki ürününü, beğendiği bir eşyasını, hatta karısını zorla
elinden alırlar, onları kendi özel işlerinde karşılıksız
olarak veya karın tokluğuna diledikleri gibi çalıştırırlar,
istediklerini askere göndermezler, istemediklerini gönderirler.
Şimdi bile, çevredeki köyler bunların ismi ile anılmaktadır:
...uşağı gibi. Bu ağalar ve onlardan ağalığı devralan
çocukları, köylülerin mücadelesi ile ve kendi aralarındaki
rekabet ve aşiret kavgalarıyla birer birer ortadan kalkmıştır.
En son ağa kalıntısı da, 1956 yılında yine rekabet yüzünden,
başka bir ağa tarafından öldürülmüştür. Böylece bu bölgede
ağalık tarihe karışmıştır. Şimdi, bu ağaların çocukları,
yakınları vardır, ama köylüler üzerinde hiçbir otoriteleri
kalmamıştır; ayrıca ekonomik bakımdan da diğer köylülerden
farkları yoktur. Buna rağmen hâlâ kendi kendilerine ağalık
taslamaktadırlar, böbürlenmekte, köylülere ve devrimci
mücadeleye küçümseyerek bakmaktadırlar. Fakat, kimsenin onları
taktığı yoktur.
C) Bölgedeki Sınıf Mücadelesi ve Köylü Kitlesinin
Siyasi Bilinç Düzeyi:
Şimdi sözkonusu bölgede köylülerin yürüttüğü sınıf
mücadelesini ve bilinç düzeylerinin ne durumda olduğunu gözden
geçirelim.
Faaliyet gösterdiğimiz alanın devrimci geçmişi, Osmanlılara
kadar uzanıyor. Yaşlı köylülerden edindiğimiz bilgilere göre,
Osmanlı düzeninin son yıllarında köy ağalarının ve Osmanlı
devletinin zorbalığına karşı isyan eden kırk kadar köylü,
dağlara çıkarak çeteler oluşturmuşlardır. Çetecilerin hepsi de
ağalar tarafından ezilen, yoksul köylülerdir. Kendi kapısında
hizmet ettikleri sürece, ağa bunları askere aldırmamıştır; ne
zaman ki bunlar ağalara boyun eğmeyi reddetmişler, o zaman,
ağalar bunları, asker kaçağıdır diye devlet güçlerine ihbar
etmişlerdir. Çeteler zaman zaman ağaların evlerine baskınlar
yapmışlar, kendilerine yapılan zorbalığın hesabını
sormuşlardır, bir yandan da devlet güçlerine karşı
direnmişlerdir.
Kurtuluş Savaşından sonra ağaların halkın üzerindeki
baskısı devam ediyor. Özellikle yoksul köylüler, ağaların
kırbacı altında babalarından miras aldıkları kölelik mesleğini
devam ettiriyorlar. Ağalar ve devlet, yoksul halkı ezmede
birbirleriyle yarış ediyorlar. Bu zulüm, yoksul köylülerin
sabır taşını çatlatıyor. Köylülere zorbalık eden aşiret ileri
gelenleri, köylülerin devlet baskısından duyduğu öfkeyi ve
hoşnutsuzluğu zaman zaman kendi amaçları için kaldıraç olarak
kullanıyorlar. Örneğin, Cumhuriyetin ilanından sonra bölgede
bir isyan oluyor. İsyanın başını Kasımuşağı köyünün sahibi ve
aşiret ileri gelenlerinden olan Kasımoğlu Mehmet Ali diye biri
çekiyor. Kasımoğlu 4-5 köyün halkını peşine takarak
bağımsızlığını ilan ediyor. Devlet güçleri bölgeyi sarınca,
ancak iki saat dayanabiliyor. Kasımoğluyla üç arkadaşı
Elazığda idam ediliyor, geri kalan halka da işkenceler
yapılıyor.
Cumhuriyet döneminde, daha önce de belirttiğimiz gibi,
köylülerin mücadelesiyle ve aşiretler arasındaki çatışmalar
nedeniyle ağalar birer birer ortadan kalkıyor. 1950lerde
ağaların kökü tamamen kazınıyor.
Özellikle, 1967den beri kırlık bölgelere yayılan devrimci
kıvılcımın tutuşturduğu noktalardan biri de, faaliyet
gösterdiğimiz alandır. Bölge köylüleri, demokratik hakları
uğruna birçok miting ve yürüyüş düzenlemiş, haykırdığı
devrimci sloganlarla egemen sınıfların yüreğine korku
salmıştır. Hatta bu eylemlerden dolayı bir kısım köylü
önderleri hapisleri boylamıştır.
Yurtsever gençliğin verdiği şehitlerden ikisi buralıdır. Bu
iki yurtsever gencin ölümü, halkın sınıf kinini iyice
körüklemiştir. Ayrıca Sinan ve arkadaşlarının egemen
sınıfların zorba güçleri tarafından hunharca kurşunlanması da
halkı derinden etkilemiştir.
Bölgede devrimci düşünceler, devrim ve silahlı mücadele arzusu,
siyasi bilinç, umulmadık ölçüde yayılmış ve gelişmiştir.
Bölgedeki 21 köyden 5-6 tanesi Sünni, geri kalanları ise
Alevidir. Alevi köylülerin hemen hepsinde dinci baskıların
etkisi sıfıra indirilmiştir. Daha 20 yıl önce, halkın
sürünerek ayağını öptüğü dedelerin hali şimdi yürekler
acısıdır. Devrimci değilim diyen dedeyi bulmak olanaksızdır.
Bunların çevrenin baskısıyla devrimci geçindiğini halk
bildiğinden, onları sahtekarlar olarak görüyor ve sözlerine
pek saygı göstermiyorlar.
Sünni köylerde, dinin etkisi hâlâ kuvvetle devam ediyor,
hacıların, hocaların, gerici din adamlarının, köylüler
üzerindeki gerici etkileri hâlâ ayakta duruyor. Bölgede,
Sünniler genellikle tutucu ve gerici, Aleviler ise ilerici ve
devrimci bir rol oynuyorlar. Bunun nedenleri üzerinde burada
durmayacağız. Yalnız şunu belirtelim ki, yerel gericiler ve
devlet güçleri, köylülerin sınıf mücadelesini Alevi-Sünni
çatışmasına dökerek soysuzlaştırmak için ellerinden geleni
yapıyorlar; Aleviler aleyhine Sünnileri kışkırtmaya ve böylece
ezilen ve sömürülen köylüleri birbirine düşürmeye çalışıyorlar;
özellikle gerici din adamları, devrimciliği, kızılbaşlık
olarak damgalıyorlar, baksana hep kızılbaşlar bu düşünceleri
taşıyor, bu iş kızılbaşlığın ta kendisidir diye köylüleri
sahtekarca aldatmaya çalışıyorlar ve ne yazık ki hâlâ emekçi
Sünnilerin çoğunluğu da buna alet ediliyor. Fakat Alevi halk
genellikle bundan etkilenmiyor. Bunlar, Sünnilik, Alevilik,
Kürtlük, Türklük diye ayırım yapmak yanlıştır, bu kavga
yoksul-zengin kavgasıdır, kimden olursa olsun bütün
yoksulların birleşmesi şarttır diyorlar.
Faaliyet gösterdiğimiz 21 köyden, 20 tanesi Kürttür, Alevi
köylerin hepsi de Kürttür. Fakat bölgede Kürt
milliyetçiliğinin en küçük bir belirtisine bile rastlamak
olanaksızdır. Tersine, egemen sınıfların zorla Türkleştirme
politikası epey başarı kazanmış ve Kürtler arasında bile Türk
milliyetçiliğinin başgöstermesine yolaçmıştır. Halkın
çoğunluğu, yoksul Kürt ve Alevi olduğu için yüzyıllardan beri
üçlü bir baskının (ekonomik, ulusal ve dini baskıların)
boyunduruğuna koşulmuşlardır. Baskıların baş uygulayıcısı olan
egemen sınıfların zorba devlet gücü, halkta korku yaratmayı da
bir ölçüde başarmıştır. Bu korku özellikle yaşlılarda kendini
gösteriyor ve bunlar, silahlı mücadele sözkonusu olunca aşırı
çekinceli davranıyorlar. Kasımoğlu ve Dersim ayaklanmalarının
bastırılmasının ve bundan sonra ezilen halka vahşice işkence
edilmesinin de bu aşırı ihtiyatlılıkta payı vardır.
Burada olumsuz bir nokta olarak şunu da belirtmeliyiz: Bir
kısım köylülerin Almanyaya gitmiş olması, diğer bir kısmının
da gitme umudu, bölge halkının devrimci öfkesini az da olsa
yatıştırmıştır. Öte yandan yoksul köylülerin ve özellikle
yoksul köylü gençlerinin hemen hemen hepsi silahlı mücadele
düşüncesinde birleşiyorlar. Bunlar arasında, herşeylerini feda
edip silahlı mücadeleye hemen katılmaya hazır olanlar da var.
İlkokul öğrencileri ve az çok konuşmayı beceren 4-5 yaşındaki
çocuklar bile kendilerini devrimci görüyorlar, bozuk
Türkçeleriyle devrimciyim, sosyalistim diyerek sol
yumruklarını havaya kaldırıyorlar.
Genç kadınların, gelin ve kızların çoğu devrimci mücadeleye
güçlü bir sempati duyuyorlar. Silahlı mücadelenin özlemini
çekiyorlar. Ölen devrimci gençler için ağıtlar söyleyip,
gözyaşları döküyorlar. Bölgede faaliyet gösteren arkadaşları
sevgi ve saygıyla bağırlarına basıyorlar. Hatta bir kısım genç
kızlar, ileride katılmayı düşündüğü silahlı mücadeleye engel
oluşturmaması için, evlenmeyi bile düşünmüyorlar.
Bölgede devrimci hareketimizin henüz yeni etkinliğe başladığı
bu dönemde bile, devrimci düşüncelerin yoksul halk arasında
nasıl kök salıp yeşerdiğinin yüzlerce somut örneğini görmek
olasıdır.
D) 1. Bölümün Özeti ve Sonuçları:
Faaliyet gösterdiğimiz bölgenin bellibaşlı ekonomik, toplumsal
ve siyasi özellikleri şunlardır:
1) Bölgede ticari kapitalizm, özellikle son yıllarda
hızlı bir gelişme göstermiş, emperyalist tekellerin ve
işbirlikçi büyük sermayedarların malları köylere kadar
sokulduğu gibi, köylülerin malları da hergün artan ölçülerde
pazara taşınır olmuştur. Bu gelişme, köylülerin, emperyalist
tekeller, işbirlikçi burjuvalar ve bir yığın aracı tüccarlar
tarafından insafsızca sömürülmesine, iflasa ve sefalete
sürüklenmelerine yol açmıştır.
2) Öte yandan, üretimde toplumsal işbölümü henüz
gerçekleşememiştir; yani bir yanda işgücü satın alan toprak
veya sürü sahiplerinin diğer yanda işgücünü satarak geçinen
işçilerin ve yarı-işçilerin bulunduğu sistem
gerçekleşememiştir. Özellikle pazar için üretim yapılan bir
üretim dalı henüz yoktur. Kapitalizm, çok geri ve ilkel bir
düzeydedir. Zengin köylüler yeni oluşmaktadır ve bunlar da,
köylü kitlesini ücretli işgücü yoluyla değil, faizli borç
yoluyla sömürmekte ve bu yoldan palazlanmaktadır.
3) Bölgenin yoksul ve orta halli köylüleri, ekonomik
baskının yanında, ayrıca ulusal ve dini bakımlardan da baskı
altındadır. Köylüler yıllardır, her üç alandaki baskıya karşı,
yiğitçe karşı koymuş ve önemli mücadelelerden geçmiştir.
4) Yüksek ticaret kârları ve borç faizleri ile iliğine
kadar soyulup sömürülen geniş köylü kitlesi (yoksul ve orta
halli köylüler, hatta zengin köylülerin aşağı kesimi)
Demokratik Halk Devriminin güçlerini oluşturmakta ve hızla
devrimci mücadelenin saflarında yerlerini almaktadırlar.
Faizciler, bir kısım zengin köylüler, vurguncu tacirler,
gerici din adamları, yoz, rüşvetçi ve zorba memurlar, daha
dolaylı olarak işbirlikçi büyük sermayedarlar ve ABD
emperyalizmi, köylülerin düşmanlarıdırlar ve karşı-devrim
saflarını oluşturmaktadırlar.
5) Etkinlik gösterdiğimiz bölgede, yerel otorite hemen
hemen yok gibidir. Urfa, Mardin, Diyarbakırın ovalık
bölgesinde olduğu gibi, yerel gericilerin, köylüler üzerinde
baskı uygulayacak özel güçlerine ve fedailerine rastlanmaz.
Gericiler, köylüler üzerindeki egemenliklerini, doğrudan
doğruya devlet otoritesine (jandarma, komando ve polis
örgütüne, askeriyeye) dayanarak devam ettiriyorlar. Bu yüzden,
iktidarın ele geçirilmesi için sınıf düşmanlarının imhası
politikası, bu bölgede esas politika olamaz. İktidar
mücadelesi, doğrudan doğruya devlet güçlerine karşı (yani
merkezi otoriteye karşı) yürütülmek zorundadır.