|
10. Kemalist Türkiye,
Gittikçe Daha Çok Bir Yarı-Sömürge ve Gerici Emperyalist
Dünyanın Bir Parçası Haline Gelerek,
Kendini İngiliz-Fransız Emperyalizminin Kollarına Atmak Zorunda
Kaldı:
Kemalist Türkiye, ne yönde ilerledi ve nereye vardı? Bu
sorunun cevabını Mao Zedung yoldaştan öğrenelim:
Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve
gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek nihayet
kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda
kalmıştır. Günümüzdeki uluslararası durumda sömürge ve
yarı-sömürgelerdeki kahramanlar, ya emperyalist cephede yer
alarak dünya karşı-devrim güçlerinin bir parçası haline gelirler
ya da anti-emperyalist cephede yer alarak dünya devrim
güçlerinin bir parçası haline gelirler. Ya birini, ya diğerini
seçmek zorundadırlar. Çünkü üçüncü bir seçim yoktur.
Kemalistlerin daha savaş yıllarında iken üstü örtülü olarak ve
savaştan sonra da açık ve kesin olarak emperyalist cephede yer
aldıklarını ve dünya karşı-devrim güçlerinin bir parçası haline
geldiklerini Şnurovdan yaptığımız aktarmalarla gösterdik. Daha
sonraları ise, İttihat ve Terakkici seleflerinin, Alman
emperyalizminin itaatkar aleti haline gelmesi, gibi, Kemalistler
de, İngiliz-Fransız emperyalizminin itaatkar aleti olup çıktılar.
Kemalist hareketin doğuşu, gelişmesi, mahiyeti kısaca budur!
ÖZETLEYELİM
1. Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak
ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin,
bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri,
Türk komprador büyük-burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır.
Devrimde, milli karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak
değil, yedek güç olarak yer almıştır.
2. Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş
yıllarında iken İtilâf emperyalizmi ile el altından işbirliğine
girişmişlerdir; emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir
tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza göstermeye
başlamıştır.
3. Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra
bu işbirliği daha da koyulaşarak devam etmiştir.
4. Kemalist hareket, özünde işçilere ve köylülere, bir
toprak devrimi imkanına karşı gelişmiştir.
5. Kemalist hareketin sonucunda, Türkiyenin sömürge,
yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı; yarı-sömürge ve yarı-feodal
yapı ile yer değiştirmiştir; yani yarı-sömürge ve yarı-feodal
iktisadi yapı devam etmiştir.
6. Sosyal alanda, eski milli azınlıklara mensup komprador
büyük burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın hakim mevkiini
milli karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve
emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk burjuvazisi, eski
Türk komprador büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni bürokrasi
almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin,
tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hakimiyeti devam
etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler bir
bütün olarak, milli karakterdeki orta sınıfın çıkarlarını temsil
etmemekte, yukardaki sınıf ve zümrelerin menfaatlerini temsil
etmektedir.
7. Politik alanda, hanedanlık çıkarları ile
birleştirilmiş olan meşrutiyet yönetiminin yerini, yeni hakim
sınıfların çıkarlarına en iyi cevap veren yönetim, burjuva
cumhuriyeti almıştır. Bu idare sözde bağımsız, gerçekte siyasi
bakımdan emperyalizme yarı-bağımlı bir idaredir.
8. Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte
askeri faşist bir diktatörlüktür.
9. Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir
yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline
gelerek sonunda kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına
atmak zorunda kalmıştır.
10. Kurtuluş Savaşını takip eden yıllarda, devrimin baş
düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi,
hakim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak
ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir
ittifak zaten hiçbir zaman gerçekleşmemiştir), komprador
burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden
Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve
işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk
diktatörlüğünü kurmaktır.
-III-
Kurtuluş Savaşından sonra, hakim sınıflar (komprador büyük
burjuvazi ve toprak ağaları) arasında iki siyasi kampın
doğduğuna işaret etmiştik:
Birinci kamp; emperyalizmle işbirliğini gittikçe geliştiren ve
palazlanan yeni Türk burjuvazisi, İttihat ve Terakkici komprador
burjuvazinin bir kesimi, ağaların, büyük toprak sahiplerinin,
toptancı tüccarların, tefecilerin bir kısmı, memurların ve
aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasından oluşuyordu.
İkinci kamp ise; tamamen tasfiye edilemeyen eski komprador büyük
burjuvazinin, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin,
vurguncu tüccarların başka bir kesimi, saray mensupları, din
adamları, eski ulema sınıfı artıklarından meydana geliyordu.
Milli karakterdeki orta burjuvazi de, bu kamplardan birincisinde,
CHP ve iktidar safında yedek güç olarak yer alıyordu. İkinci
kampa mensup olanlar, örgütlenme imkanına kavuştukları zaman,
Terakkiperver Fırkada ve Serbest Fırkada örgütlendiler. Bu
imkanı bulamadıkları zamanlarda ise, CHP içinde yuvalandılar.
İkinci kampta, hilafetçi ve padişahçı unsurlar (eski feodal
bürokrasi, ulema artıkları, din adamları, vs...) da vardı. Fakat
bunlar, ne o zaman, ne de daha sonra, mensup oldukları siyasi
kampın hakim unsurları olamadılar. Hakim olanlar, komprador
büyük burjuvazi ile bir kısım toprak ağaları, tefeciler,
vurguncu tüccarlar, vs... idi. Aynı hilafetçi unsurlar, tali bir
güç olarak DP ve AP içinde yer aldılar. Daha sonraları bunların
MNPyi kurduklarını hepimiz biliyoruz. Yani bu iki hakim kamp
arasındaki mücadele, başından beri, esas olarak cumhuriyet
temeli üzerinde kalmak üzere, komprador büyük burjuvazi ve
toprak ağaları arasında bir iktidar mücadelesi olarak cereyan
ediyordu; Sultanlığı ve hilafeti geri getirmek isteyenlerle
cumhuriyetçi burjuvazi arasında, karşı-devrim ve devrim
taraftarları arasında değil. Bu dönem geride kalmıştı artık!
Tekrar edelim ki, bu emelleri besleyenler de vardı, ama onlar,
dediğimiz gibi, kamplardan birine yamanmış, zayıf ve tali bir
güçtü. Devrimle karşı-devrim arasındaki mücadele artık,
cumhuriyetçilerle Sultancı ve hilafetçiler arasında değil,
komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğünü
bir burjuva cumhuriyeti çerçevesinde devam ettirmek isteyenlerle,
bundan menfaati olan sınıflarla, bir işçi-köylü diktatörlüğü,
bir Demokratik Halk Cumhuriyeti kurmak isteyenler ve bundan
menfaati olan sınıflar arasındaydı.
Bir yandan hakim sınıfların iki kampı arasındaki mücadele, öte
yandan halk sınıflarıyla bunların tamamı arasındaki mücadele
devam ederek, İkinci Dünya Savaşı yıllarına gelindi. Bu arada,
CHPye ve iktidara egemen olan gerici klik, önce İngiliz-Fransız
emperyalistleriyle, 1935lerden itibaren de değişen dünya
şartlarının zorlamasıyla Alman emperyalistleriyle işbirliğine
girişti. Daha sonra, İkinci Dünya Savaşının başlarında olan
şudur: Faşist Alman emperyalistleri, Türkiyeye tamamen hakim
olmuşlardır. CHPye hakim olan klik, tamamıyla ve kesinlikle
Alman emperyalistlerinin elinde bir oyuncak haline, onların
uysal bir kölesi haline gelmiştir. Bu klik, Hitlerci faşist
zorbalık ve hükümet etme metodlarını Türkiyede de uygulamaya
girişmiştir. Bu klik, dünya çapındaki kamplaşmada Alman
faşizminin safında yer almıştır. Açıkça onun safında savaşa
girmediyse, buna sebep, dünya çapındaki güçler dengesinin buna
müsait olmaması, Sovyetler Birliğindeki sosyalist iktidarın
baskısı, savaşın Alman emperyalizminin aleyhine dönmesi, vs...
dir. Eğer şartları elverişli görseydi, bu klik, aynen İttihat ve
Terakkici selefleri gibi, Almanların safında savaşa girmekte bir
an bile tereddüt etmezdi. Dünya güçler dengesi, onun bu isteğini
kursağında bıraktı. Saraçoğlu Hükümetinin kurulması, sadece bir
gelişmenin, Alman işbirlikçiliği yolunda 1935lerden beri atılan
adımların tabii ve kaçınılmaz sonucudur. Yani bu gelişme, kesin
bir Alman işbirlikçisi iktidarın gerçekleşmesiyle, doruğuna
ulaşmıştır. Şefik Hüsnü de doğru olarak, Saraçoğlu Hükümetinin,
Türk burjuvazisinin çoğu Alman sermayesiyle karışmış en
mütereddi vurguncu tabakalarının ve büyük toprak sahiplerinin
menfaatlerini korumak prensibine bugün de dört elle sarılmış
olduğunu ve bu prensibi, ilk günlerden beri mihenk edindiğini
söylüyor. Yine Şefik Hüsnü, bir taraftan Halk Partisinin idare
edici kadrosu, başta Saraçoğlu ve arkadaşları olmak üzere şüphe
götürmez bir tarzda Sovyetlere aleyhtar ve Londranın Sovyetler
Birliği ile dostluk ve işbirliği siyasetine açıktan açığa
hasımdır. Bundan ötürü, iki büyük Anglo-Sakson demokrasisi de,
Türk hükümetinin ömrünü bir gün bile uzatmaya yardım etmek şöyle
dursun, idare mekanizmasının demokratlaştırılması konusunda
nüfuzlarını kullanmak suretiyle, içerdeki demokratlar cephesini
desteklemek zorundadırlar derken, bu demokratlaştırmanın
mahiyetini yanlış değerlendirmekle birlikte, doğru bir teşhis
koyuyor.
Burada, Şafak revizyonistlerinin bir türlü kavrayamadığı çok
önemli bir noktaya geldik. Daha sonra DPyi oluşturacak olanlar,
CHP içindeki bu Almancı hakim klik değil, tersine bu hakim kliğe
karşı öteden beri, Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka
dönemlerinden beri mücadele edenlerdir. Bunların öteden beri
savundukları çok parti ve serbest seçim sloganları, yeni
tarihi koşullarda, CHPnin faşist Alman emperyalistlerinin kesin
işbirlikçisi haline gelerek, daha da faşist bir hüviyet
kazandığı şartlarda, kötülerin iyisi haline gelmiştir. Bu
talepler, yani çok parti ve serbest seçim vs. aynı yıllarda
reformcu orta burjuvazinin de talepleridir. Bir orta burjuva
hareketi olmaktan ileri gidemeyen TKP de, aynı yıllarda, buna
benzer şeyler istemektedir. Yeni tarihi şartlarda, tarihimizde
yeni bir olay ortaya çıkmıştır. Öteden beri hakim sınıflar
arasındaki kamplaşmada, CHPye ve iktidara hakim olan kliğin
tarafında yer alan reformcu orta burjuvazi, yeni koşullarda
geniş ölçüde ikinci kampa geçmiştir. Böylece, TKPden başlayarak
DP ve MPye kadar uzanan bir cephe meydana gelmiştir. Şefik
Hüsnünün, İçerdeki Demokratlar Cephesi dediği şey budur. Bu
yıllarda TKP üyeleriyle bazı DPlilerin (veya sonradan DPli
olacak kimselerin) ve MPnin ilk başkanı olan Fevzi Çakmakın
aynı örgütler içinde olmalarının ve olabilmelerinin sebebi de
budur.
Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini
tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de
düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama
bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan
kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için, bunların
birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit
eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada
diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi
arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de
geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her
an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en
gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu,
gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara
hangi kliğin hakim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut
olup olmamasına ve benzeri şartlara bağlıdır.
İkinci Dünya Savaşının başlarından DP iktidarının ilk
dönemlerine kadar devam eden evrede olanlar kısaca şudur:
CHPnin her bakımdan faşist Alman emperyalistleriyle işbirliğine
ve koyu bir faşizme kayması, CHP karşısında saf tutan gerici
kliğin, nispeten daha ileri bir rol oynar hale gelmesi, orta
burjuvazinin birinci kamptan koparak ikinci kampa katılması.
Çinde Guomindangın Japon emperyalizmine ve Japon
işbirlikçilerine karşı oynadığı rolün bir benzerini, o yıllarda
Türkiyede de DP ve diğer muhalif hakim sınıf partileri (bu
partiler yokken de, bunları oluşturacak çevreler mevcuttu.)
Alman faşizmine ve CHPye karşı oynamışlardır. Bir benzerini
diyoruz, çünkü, şartlar iki ülkede farklı farklı idi.
Ülke içindeki bu kuvvet mevzilenmesi, dünya çapındaki
mevzilenmeyle de birbirini tamamladı. İngiliz-Fransız-Amerikan
emperyalistleri, Alman ve Japon faşist emperyalistlerine karşı,
Sovyetler Birliği ile ittifak kurmak zorunda kalmışlardı.
Türkiyede iktidar, Alman emperyalizminin uşaklarının elinde
olduğu için, Türkiyedeki muhalefet cephesiyle
İngiliz-Fransız-Amerikan emperyalistleri ve Sovyetler Birliği
arasında da tabii bir ittifak doğdu. Bu ittifak, elbette
çelişmeli bir ittifaktı. ABD ve İngiliz emperyalistleri,
Türkiyede ittifakın diğer güçlerine karşı, kendilerine en yakın
buldukları komprador büyük burjuvazi ve toprak ağalarını
destekleyeceklerdi; Çinde ÇKPye karşı Guomindangı
destekledikleri gibi... İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve
savaştan sonra dünya çapında ABD emperyalizmi nasıl demokrasi
havariliğine çıktıysa, Türkiyede de DP ve onun kadrosu,
demokrasi havariliğine çıktı. CHPnin faşist uygulamalarına
karşı bayrak açtı, orta burjuvaziyi ve bir kısım halk
tabakalarını çevresinde toplamayı başardı. Bunda TKPnin yanlış
politikasının da büyük bir payı vardır. TKP, daha önce nasıl
iktidar partisinin kuyruğuna takılmışsa, bu kez de büyük muhalif
partinin (DPnin) kuyruğuna takıldı. Bağımsız bir halk hareketi
yaratamadı! O yıllarda DPnin orta burjuvaziyi ve bir kısım halk
tabakalarını çevresinde toplayabilmesinde, bunun rolü vardı.
Halkın, Alman faşizminin kuklası CHP iktidarına kızgınlığı,
DPnin barajına akıtıldı. Böylece 1950de komprador büyük
burjuvazinin ve toprak ağalarının Alman faşizmine bağlı kliği
iktidardan inerken, Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girişen
bir başka kliği, iktidarı ele geçirdi. Bunda, Alman
emperyalizminin savaşta yenilmesinin ve ABD emperyalizminin
savaşın galipleri arasında bulunmasının çok önemli rolü vardır.
1950de DPnin başa geçmesi, ne devrimdir, ne de karşı-devrimdir.
Hakim sınıfların öteden beri devam edip gelen iki siyasi kliği
arasında bir iktidar değişikliğidir. Öte yandan bu değişiklik,
Alman emperyalizmine bağımlı, tek partili askeri faşist
diktatörlüğün yerine, daha çok sivil gerici kuvvetlerden destek
alan, Amerikan emperyalizmine bağlı çok partili diktatörlüğü
getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında iyice palazlanan
vurguncu tüccarların, müteahhitlerin, yüksek tarım fiyatları
politikasıyla güçlenen toprak ağalarının ve büyük toprak
sahiplerinin hepsinin, el ele vererek DPde yer aldıkları
kesinlikle yanlıştır. Bunların bir kısmı DPyi desteklemiş olsa
bile, esas itibarıyla bunlar, CHPde yer almışlardır. O dönemde
vurgunculukla palazlananların birçoğunun, bugün taşrada CHP
göbekçilerinin en fanatik dayanakları olduğuna şahsen şahit
oluyoruz. Eğer öyle olmasaydı, bugün CHPden nasıl olup da bir
MGP doğduğunu, MGPnin ayrılmasına rağmen, nasıl olup da hâlâ
CHPde ortanın göbekçisi denilen bir komprador burjuvazinin ve
toprak ağalarının temsilcilerinin varolduğunu açıklayamazdık. DP,
iktidarı ele geçirdikten sonra, daha bir süre, reformcu orta
burjuvazi, onun safında kalmıştır. Nadir Nadi, DPnin seçim
propagandalarına katılan demokrat aydınlardan biridir. Ve daha
ona benzer birçok aydın o yıllarda DP sempatizanıdır. Reformcu
orta burjuvazinin görüşlerini yansıtan yayınlarda, DPnin ilk
başlarda iyi olduğu, fakat sonradan bozulduğu iddialarına sık
sık rastlanır. DP, Amerikan emperyalizminin dümen suyunda, halka
ve aydınlara karşı CHPden daha aşağı kalmayan azgın bir
saldırıya girişince, Türkiyeyi ABD emperyalizmine peşkeş
çekince NATO gibi ABD emperyalizminin saldırgan aleti olan
örgütlere Türkiyeyi sokunca, Korede halkımızı haksız ve gerici
bir savaşta kırdırınca, milli bir karakter taşıyan orta
burjuvazi ve demokrat aydınlar, DPden soğumaya ve uzaklaşmaya,
CHPye doğru dümen kırmaya başlamıştır. Bağımsız ve güçlü bir
halk hareketinin yokluğu yüzünden, orta burjuvazi ve onunla
birlikte emekçi halkım
|