|
3. Kurtuluş Savaşıyla
Sömürgeleştirilmiş Topraklar
Kurtarıldı. Sultanlık Kaldırıldı, Fakat Yarı-Sömürge
Ve Yarı-Feodal Yapı Olduğu Gibi Kaldı:
Kemalist devrim, işgal altındaki toprakları kurtardı, Sultanlığı
kaldırdı, emperyalist ülkelere tanınan imtiyazlardan bir kısmını
kaldırdı (örneğin: Yabancı ülkelerden ithal olunan mallardan
daha yüksek vergi, gümrük rüsumu alınmaya başlandı. Yabancı
sermayeye tanınan rüçhan hakları kaldırıldı). Fakat yine de
Türkiye yarı-sömürge bir ülke olarak kaldı. Bir müddet daha
demiryolları, fabrikalar, maden ocakları yabancıların elinde
kaldı. Avrupanın büyük banka ve firmaları bugün dahi [yani 1929
yılında] Türkiyede dilediği şekilde çalışmaktadır (Şnurov).
Emperyalistlerin baskısı altında eski borçlar kabul edildi.
Yabancılara ticaret serbestisi sağlandı.
Gerçi yabancılar, bu serbest ticarette Türk vatandaşlardan
fazla ya da özel herhangi bir hakka sahip değildi. Fakat bu,
eşit olmayanlar arasındaki eşitlikti. Yani, güçlü Avrupa
sermayesi, nasıl olur da Türk sermayesine eşit olabilir?
Doğaldır ki, hiçbir eşitlik söz konusu olamazdı. Gerek Türk
sermayesi, gerekse yabancı sermaye ile yeni yeni tesisler
kuruluyordu.
Şnurov, yine aynı broşüründe şunları söylüyor:
Türkiyenin en büyük kapitalistleri, yabancılardır. Bütün maden
işletmelerinden başka, bir de demiryollarının büyük bir kısmı ve
tarım ürünlerini işleyen fabrikaların çoğu yabancıların
elindedir.
Türkiye milli ekonomisine 1.100 milyon frank yabancı sermaye
yatırılmıştır. Sermayenin 450 milyonu Alman, 350 milyonu Fransız,
200 milyonu İngiliz ve 100 milyonu diğer ülkelerin sermayesidir
(s. 72-73).
Şnurov, broşürünün bir başka yerinde Türkiyenin yarı-sömürge
olduğunu da belirtiyor.
Türkiye, az gelişmiş, yarı-sömürge olan bir ülkedir. Türk
işçisi ve köylüsünün sırtından Fransa, Almanya ve İngiltere
kapitalistleri servetler sağlıyorlar... (s. 57).
Gerek Jön Türkler, gerekse Kemalistler emekçi sınıfların
sırtından iktidara geldiler. Fakat her ikisi de, Türkiyenin
yarı-sömürge yapısını aynen muhafaza ettiler. Jön Türk devrimi
Sultanlığı da muhafaza ettiği halde, Kemalist devrim Sultanlığı
kaldırdı ve bir de işgal altındaki toprakları yani,
sömürgeleştirilmiş toprakları kurtardı. Böylece sömürge,
yarı-sömürge ve yarı-feodal düzen, yarı-sömürge ve yarı-feodal
bir düzen haline geldi.
4. Kurtuluş Savaşından Sonra Komprador Büyük
Burjuvazinin
ve Toprak Ağalarının Bir Kesiminin Hakimiyetinin Yerine,
Bir Başka Kesiminin Hakimiyeti Geçmiştir:
Kemalist burjuvazinin İtilaf emperyalistleriyle işbirliğine,
daha savaş yıllarında giriştiğine işaret ettik. Toprak
ağalarıyla ittifak ise, savaşın başından itibaren mevcuttur.
Savaşın başını çekenler, Şnurovun da belirttiği gibi,
birbirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi,
toprak ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisi
idi. Bunların içindeki hakim unsur ise, ticaret burjuvazisi idi.
Bu ittifak, emperyalizme bağlı olarak gelen bir kısım eski büyük
ticaret burjuvazisinin ve milli azınlıkların burjuvazisinin (Ermeni,
Rum burjuvazisinin) yerini aldı. Aynı noktayı, Şnurov şöyle
açıklıyor:
Yeni tesislerin ve teşebbüslerin elinde bulunan sermaye, kısmen
memleketi terketmiş olan Ermeni ve Rum teşebbüslerinin ele
geçirilmesi, kısmen de devlet müesseselerinin soyulması ve
rüşvetlerle meydana getirilmişti. Yine bugün birçok Kemalist
milletvekili ve devlet adamı, iktidardan faydalanarak, Birinci
Dünya Savaşı sırasında yurttan kaçan Rum, Ermeni ve diğer Türk
uyruklu yabancılardan kalan kurumları ele geçirip, memurlukları
sırasında bir yana koydukları paralarla işletiyor ve yeni
teşebbüsler kuruyor (s. 49).
Türkiyenin çeşitli bölgelerinde yaptığımız soruşturmalardan
öğreniyoruz ki, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı
da, aynı şekilde yani boşalan Ermeni ve Rum topraklarına el
koyarak ortaya çıkmışlardır. Demek oluyor ki, eski komprador
burjuvazinin bir kısmının (ki bunlar çoğunlukla azınlık
burjuvazisi idi) ve toprak ağalarının bir kısmının hakimiyeti
yerine, komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının başka bir
kesiminin hakimiyeti geçmiştir.
Elbette, eski toprak ağalarının önemli bir kısmı da hakimiyetini
devam ettirmektedir. Hakimiyet kuran yeni Türk burjuvazisinin
bir kısmı, komprador niteliğini zaten eskiden beri taşımaktadır.
Buna işaret ettik. Diğer bir kısım burjuvazinin komprador
niteliği ise, Kurtuluş Savaşından hemen sonra başlamış ve
bunlar gittikçe de daha çok kompradorlaşmıştır. Türk
burjuvazisinin emperyalizmle savaş yıllarında gizli kapaklı
başlayan siyasi işbirliği, savaştan sonra iktisadi alanda da
gelişmiş ve zaten tasfiye edilmeyen yarı-sömürge yapı, bu
işbirliğini daha da kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu, elbette
Türk burjuvazisinin içinde taşıdığı kötü niyetten ötürü değildir.
Eşyanın tabiatı icabıdır. Türk burjuvazisi zenginleşmek
istemektedir, oysa sermayesi çok cılızdır. Büyük ve bol sermaye
Batılı emperyalist burjuvazinin elindedir. Onunla rekabet etmek
ölüm demektir, elverişli bir paya razı olarak onunla işbirliği
etmek, en çıkar ve en kârlı yoldur. Türk burjuvazisi de bir
yandan bu yolu tutmuş, öte yandan işçi sınıfını ve emekçi halkı
insafsızca soyarak ve ezerek, sermayesini büyütmeye,
hakimiyetini perçinlemeye çalışmıştır. Bu gerçeği Şnurov yoldaş
şöyle dile getiriyor:
Eninde sonunda birçok Kemalist, türlü yabancı firmaların ortağı
oluyor. Bu yabancı firmalar da, hükümet organlarıyla sıkı
ilişkisi olan isim sahibi memurlardan ve ortaklarından
faydalanıyor (s. 49).
|