|
6. Kemalist Diktatörlük İşçiler, Köylüler, Şehir Küçük-
Burjuvazisi,
Küçük Memurlar ve Demokrat Aydınlar Üzerinde Askeri Faşist Bir
Diktatörlüktür:
Sözü Şnurova bırakıyoruz:
Her ne kadar bazı görüntüsel demokratik şekiller mevcutsa da (seçimle
meydana getirilen parlamento vs.) Türkiyede bugün [1929] mevcut
olan düzenin özü, bütün demokrasilerden uzak bir diktatoryadır (abç)
[yani faşizmdir]. Egemen parti dışında hiçbir parti örgütü
yoktur ve hiçbir partinin de meydana gelmesine imkan
verilmemektedir. Sosyal-demokrat parti bile yasaklanmıştır.
Gazete ve dergiler, bir an dahi gevşemeyen sıkı bir kontrol
altındadır. Hatta bu gazete ve dergilerde hükümet aleyhine,
ilerde herhangi bir makalenin çıkabilmesi ihtimali dahi,
bunların kapatılmasına yetiyor (s. 21).
Bugünkü Türk hükümeti elbette bir diktatorya [faşizm olmalı]
hükümetidir. Çünkü egemen olan Türk burjuvazisi, tamamen
güçsüzdür ve gelişebilmek için emekçi halkı ezmek zorundadır
(s. 22).
... Sendikalar hemen hemen yasaklanmıştır; kurulmasına izin
verilen federasyon ve dernekler, hayır işleriyle yetinip devlet
kontrolü altında çalışmak zorundadır (s. 24). Her türlü işkolu
dernekleri ve dernek birlikleri yasaktır... (s. 25). ...
kanuna göre, memur ve işçi işini terkedebilir, fakat her türlü
gösteri, eylem ve iş özgürlüğünü halel getiren hareketler yasak
edilmiştir (s. 26).
... Kemalistler de, Jön Türkler gibi, yalnız emekçi
kitlelerinin desteği ile iktidara gelebilirdi. Jön Türkler gibi,
Kemalist devrimin ilk aylarında milli burjuvazi, işçi
örgütlerinin kurulmasına engel olamadı. Ancak, bu sendikalar
sırf sınıfsal nitelikte değildi; bazıları burjuvazinin etkisi
altındaydı (s. 42).
Kemalist burjuvazi emperyalistlerle barış paktını imzaladıktan
sonra (...), burjuvazinin artık emekçi kitlelerinin desteğine
ihtiyacı kalmamıştı. Sınıf kavgasının büyümesine engel olmak
lazımdı; öyle ya, yerli olsun yabancı olsun, bu kavga bütün
sömürenlere, bütün kapitalistlere karşı açık bir savaş halini
almak üzere idi.
Kemalistler, Komünist Partisinin ve işçi hareketinin canına
okudu. Komünist Partisi yeraltına inmek zorunda kaldı. Birçok
ünlü üyesi, bu arada Mustafa Suphi hunharca öldürüldü, hayatta
kalanlar takibe uğradı, hapislere atıldı. 1923 senesinde
İstanbul Milletlerarası İşçi Birliği kapatıldı. Kapatılması için
1 Mayıs gününün kutlanması ile ilgili bildirilerin dağıtılması
bahane edildi. Birliğin ileri gelenleri tutuklandı ve tıpkı
vaktiyle Jön Türklerin proletarya sınıf hareketinin hesabını
gördükleri, burjuvazi kontrolünde sözümona işçi örgütleri
kurmaya koyuldukları gibi, şimdi de Kemalistler, kendi burjuva sendikalarını,
işçi eylemine karşı mücadele aracı olarak kullandılar (s. 43).
Amele Tealinin yağma edilmesi üzerine yayınlanan Profintern
Yönetim Kurulu bildirisinde şöyle deniliyor:
Halk Partisi hükümeti (Kemalistler), uzun zamandan beri sendika
eylemini eline geçirip faşist bir örgüt haline getirmeye
çalıştılar (s. 47).
Türkiye, işçi hareketinin en zalim takibata uğradığı ülkelerden
biridir. Profinternin III. Kongresi (1924 yılında) özel bir
kararda Türkiye işçi sınıfına yapılan bu baskıları şiddetle
protesto ederek şu bildiriyi yayınlamıştı:
Profinternin III. Kongresi, Türk Kemalist hükümetinin
Türkiye devrimci işçi örgütlerine yaptığı baskıyı ve işçileri
uğrattığı kovuşturmayı şiddetle protesto ediyor!... (s. 59)
... Kürt isyanından sonra 1925 senesinde istiklâl mahkemeleri
kurularak yine iki yıl müddetle sıkıyönetim ilan edilmişti. Bu
olay vesile edilerek işçi, köylü ve genellikle bütün emekçi
kitleleri ağır takibata uğratıldı. Aydınlık ile Orak-Çekiç
gazeteleri kapatıldı. Türk işçi liderleri, türlü işçi birlikleri
ve bu gazeteleri çıkaran yayınevleri sorumluları istiklâl
mahkemelerinde 10-15 sene hapis cezalarına mahkum oldular.
Tarihin tekerrürü! Tıpkı bunun gibi, devrimin sonunda emekçi
kitlelerinin sırtından iktidara gelmiş olan Jön Türkler de aynı
şeyi yapmışlardı vaktiyle. Fakat ne oldu? Jön Türkler eninde
sonunda Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline geldiler
(s. 59-60).
... İşçi hareketini ezmek için Kemalist hükümet her araca
başvuruyor, her şeyi mubah görüyor. İşçi örgütlerinin ilerici
üyelerini polis gece yarısından sonra, şafak vakti evinden alıp
karakola götürüyor. Birkaç gün tutuklu tutuyor... Sebep? Hiç.
Filan tarihte, falan günde kravatların rengi ne imiş?
Kasketlerinde nasıl işaretler varmış, ne konuşmuşlar acaba?
AP de aynı politikayı harfi harfine uygulamadı mı? Kırmızı ışık
altında gitar çalan gencin tutuklanmasıyla yukarıdaki olaylar
arasında ne fark var? Faşist Erim hükümeti de aynı yolu harfi
harfine izlemiyor mu? Grevleri yasaklayıp, dergileri kapatmıyor
mu?
Kemalist hükümetin işçi sınıfının hareketine karşı gösterdiği
gaddarlıklardan bir örnek: 1927 Ağustos ayında Fransızlara ait
Adana-Nusaybin demiryolunda çalışan işçiler greve gitmişlerdi.
Sebep de gayet basitti. Bayram arifesinde kendilerine,
istedikleri avans ödenmemişti. Bundan önce de işçi temsilcileri
basit ve mütevazi 31 dilek tesbit etmişler ve bunların yerine
getirilmesini istemişlerdi...
Kapitalistler bir türlü cevap vermediler ve aradan bir buçuk ay
geçtikten sonra da dilekçeyi reddettiler. Bunun üzerine başlayan
grev 20 gün sürdü ve greve 850 işçi katıldı. İki gün tren
işlemedi.
Nihayet üçüncü gün kumpanya (Fransız kapitalistler şirketi),
grev kırıcılara yardım için bir tren yolladı. O zaman birkaç yüz
işçi, karıları ve çocukları ile hat boyunca ray üzerinde
yattılar ve tren yolunu kapadılar. Buna karşılık Kemalist
hükümet yetkilileri, askeri birlik göndererek aralarında çoluk
çocuk ve kadın bulunan silahsız işçilere ateş açtırdı. Raylar al
kana boyandı. 22 elebaşı tutuklandı.
Grev, yabancı kapitalistler tarafından ezildi ve bu işe,
demokratik olan Kemalist hükümet de iştirak etti.
Kapitalistlerin sınıf kardeşliği milli düşmanlıklarından ağır
bastı. Şnurov şöyle devam ediyor: Bu örnek tek değildir. 1926
yılında Seyrüsefayin Şirketinde çalışan işçilerin grevi de, aynı
şekilde bastırıldı. Hükümet, grevi dağıtmak için deniz askerini
grev kırıcısı olarak gönderdi (s. 63-64).
Yine en basit sebeplerle, yüzlerce, binlerce işçi işinden atıldı
ve Kemalist hükümet, patronlara bizzat destek oldu. Birçok
olayda hükümet, bizzat patron durumundaydı. Şnurovun kitabı bu
konuda örneklerle doludur. Şimdi bu örnekleri aktarmayı gereksiz
buluyoruz.
Köylülerin durumuna göz atalım. Gene tanığımız Şnurovdur.
... Soyulup evi barkı yıkılan birçok köylü, ırgat olmakla
kalmıyor, iş aramak için şehirlere göç ediyor. Köyde köylüyü
tefeci, büyük toprak sahibi, ağalar, toptancılar, tüccarlar
insafsızca soyuyor. Türkiyenin ekseri köy aileleri yoksuldur.
İşletmeleri fakirdir. Ne yeterli toprağı, ne aracı, makinesi, ne
de hayvanı var. Fakir köylü zenginlerden, yani büyük toprak
sahibi ile ağalardan toprağı icara, aracı borca alır;
karşılığında mal sahibinin tarlasında hem bedava ırgatlık yapar,
hem de mahsulün yarısını ya da üçte birini verir. Araç almaya,
geçinmeye parası yetmediği için, köylü, parayı tefecilerden alıp
fahiş faizle öder. Yoksul köylünün, ürününü pazara indirmek için
atı, arabası olmadığından ister istemez ürünü yok pahasına
toptancıya vermek zorundadır. Bu toptancı, çoğu defa, toprağı
icara aldığı toprak sahibi, ağa veya tefecidir. Bu yüzden,
köylünün ufacık işletmesine türlü borç, faiz, vergi biniyor ve
er geç bunun yükü altında yıkılıyor. Fakir köylü kitleleri ya
köylerde ırgat olarak çalışmaya ya da şehirlere gidip kendine iş
aramaya zorlanıyor (s. 35).
Köylerdeki sömürü geliştiğinden, köylerde emekçi köylünün
sırtından geçinen köy burjuvazisi, yani ağalar, tefeciler ve
bezirgân sınıfı (abç) [Not: Bunların hepsine köy burjuvazisi
demek yanlıştır] gelişiyor. Köylülerin çoğunluğu ya sefaletin
kapısına dayanmış bir haldedir ya da ırgat olarak zengin
ağaların emrinde çalışıyor ve onlar da proletarya saflarını
dolduruyor (s. 76).
Kemalist diktatörlük köylerde, köylülere karşı ağaların, büyük
toprak sahiplerinin, tefeci ve bezirgânların, toptancıların
yanında yer alıyor, devlet kuvvetleri, bunların hizmetinde
köylüleri insafsızca eziyordu. Kemalist diktatörlük, zanaatçı ve
memurların alt kesimlerini de ezmektedir. Kayıtçıların, gümrük
memurlarının, telgrafçıların, vs. grev ve direnişleri şiddetle
bastırılmaktadır. Sözü Şnurova bırakalım:
... Memurların hareketi ağır şartlara bağlıdır, çünkü onlar
için hükümet doğrudan doğruya ücretle müstahdem çalıştıran bir
kapitalisttir. Hatta daha iyi ücret ve daha elverişli iş
şartları uğruna yapılan her mücadele, Kemalistler tarafından
hemen hükümete karşı hareket, politik bir suç olarak
vasıflandırılıyor. Diğer taraftan Kemalistler, bütün güçleriyle
güvenilir ve hükümete sadık bir devlet örgütünü kurmaya gayret
ediyorlar.
Kemalistler başka görüş açısı olan kimseleri işten kovuyor...
(s. 67).
... 1925 yılında birkaç şehrin telgraf (telsiz) memurlarının,
maaşlarına zam yapılması için giriştikleri grev de bastırıldı.
Hükümet bu işin arkasında yine komünistlerin bulunduğunu ileri
sürerek grevcileri tutukladı. Adanada bu emir yerine getirildi
ve birçok grevci telgrafçı Ankaraya istiklâl mahkemesine
sevkedildi. Suçları, hükümet aleyhine bir komplo imiş! (s.
68-69). |